Bu Blogda Ara

25 Ocak 2007 Perşembe

PATRIKHANE FITNESI VE "PONTUS RUM DEVLETI HAYALI"



PATRIKHANE FITNESI VE "PONTUS RUM DEVLETI HAYALI"


Ilk, orta, lise ve hatta Harp Okulu'nda, Hukuk Fakültesi'nde okutulan Tarih kitaplarinda Birinci Dünya Savasi'nin sebebi olarak Sirp Prensi'nin katili, Alman-Ingiliz rekabeti olarak gösteriliyordu. ABD Texas El Paso'da ABD Kuvvetleri Hava Savunma ve Füze Okulu'nda iken tatil günlerimi El Paso Kütüphanesi'nde geçirirdim ve bazi notlar çikarmisim. Geçenlerde arsivimi düzenlerken bu notlardan biri elime geçti: "Birinci Dünya Savasi, Bati medeniyetine yabanci olan Osmanli Türkleri'nin, Avrupa'dan kovulmasi ve Balkanlar'in müslümanlardan temizlenmesi için baslatildi... Türkler'i Avrupa'da birakmak Bati medeniyetine karsi islenmis bir suçtur. (ABD Baskani Roosevelt)"
Birinci Dünya Savasi'ndan sonra Kibris, Ege Adalari ve Balkanlar'dan Anadolu'ya göç baslatilip yerine Hiristiyanlar dolduruldu. 10 Ocak 1923'te Lozan Konferansi'nda Ismet Inönü biraz direnseydi Patrikhane'nin Istanbul disina nakli için hazirlik yapmislardi. Ama Yunan kültürünün asiri hayrani Ismet Pasa diger delegelerin arzusunu hiçe sayarak Patrikhane'nin Istanbul'da kalisini kabul etti. Lozan'da bütün delegeler Patrikhane'nin siyasi kimliginden uzaklasarak sadece dinî faaliyetlerde bulunmasini kabul ettiler. Lozan'da agirligini hissettiren ABD gözlemcisi Richard Child ve Ingiliz Heyeti Baskani Lord Curzon Ismet Pasa'ya: "Türkiye'nin iç ve dis ticari faaliyetlerinin ve bankacilik hizmetlerimizin yaninda, sanatta ve sosyal hayatta batililasmasinda Yahudi, Rum ve Ermeniler tarafindan yürütüldügünü, bunlarin sinirdisi edilmesi halinde Türk ekonomisinin felce ugrayacagini ve bu kadar büyük kitleyi sinir disi etmeye Türkiye'nin hakki olmadigini söyleyip Ismet Pasa'yi ikna ettiler. Anadolu'dan Yunanistan'a göç eden Rumlar'in çogu Türk asilli Ortodoks idiler. Yine Amerika El Paso Kütüphanesi'nden aldigim notlar arasinda Istanbul'da 15 yil yasamis Amerikali Amiral Colby Mehester'e göre: "O tarihte çogu Istanbul'da yasayan ve Patrikhane tarafindan korunan 30 casus Türkiye'de bulunuyordu." Batili dis politika uzmanlarina göre: "Türkiye'ye basta Orta Asya Cumhuriyetleri olmak üzere bütün Rusya Federasyonu bünyesinde ve özellikle Kafkas ülkelerinde Ortadogu'da, Avrupa'da ve Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve yine Yugoslavya'da bulunan ve çogu Türk asilli olan müslüman topluluklara Türkiye tarihi ve tabii sorumluluklari bakimindan sahip çikabilse yeterli lobicilik faaliyetlerini yürütebilse dünya devletleri nezdindeki agirligi ve itibari bir kaç misli artacak.
Patrik Bartholomeos Selanik ve Iskeçe'de dört günlük ziyaret esnasinda Yunan Içisleri Bakani Teodoros Pangolos ile görüstü. patrikhane ile Yunanistan, Amerika Ortodoks kilisesi Baspiskoposlugu'na Spiridon'un tayinine tepki göstermis ve Yunan Disisleri Bakanligi'nin her yil yaptigi ödenek kesilmisti. Görüsmeden sonra Pangolos "Patrikhane'nin varligi faaliyeti ve ilgisine tesekkür ederim" derken Bartholomeos ise: "Pangolos'tan Yunanistan'i Patrikhane'ye ilgisinin gelecekte de devam edeceginin teminatini aldim" demistir. Pangolos ayrica "Patrikhane'nin günümüzde ruhî ve zihnî ihtiyaçlara cevap vermek için büyük imkanlari vardir. Buna paralel olarak helenizmin kültürel kisiligimizin temel unsurlarindan olan geleneklerimizin korunmasini saglayan bir müessese olarak Patrikhane'den ümitleri vardir" demistir. Heybeliada'daki papaz okulu 1971 yilinda askeri dönemde çikarilan özel üniversiteleri yasaklayan, devlet üniversitesine dönüstüren kanun ile kapatilmistir. Sonradan özel üniversitelerin devlet denetiminde olma sartiyla açilmasina izin verilmisse de Patrikhane, devlet denetimine karsi çikmaktadir. Su andaki Patrik Heybeliada Papaz Okulu'nu yeniden gündeme getirmistir. ABD'ye iki aylik ziyaretinde bunu Clinton basta olmak üzere Türkiye'de sikayet edecektir. Imam Hatipler'in orta kismi kapatilmistir. Yakinda Heybeliada Papaz Okulu fakülte hatta üniversite olarak açilirsa sakin sasirmayin. Çünkü Cezayir daha dogrusu Suriye'deki gibi mezhep ve ateist azinliga dayali dikta rejim pesinde olan bazi güçler dinlere degil Islam'a düsmandir.
Bizans Imparatorlugu hayali ile yanip tutusan Fener Rum Patrigi Bartholomeos ile birlikte Rahmi Koç, uluslararasi silah tüccari Aga Han, Dünya Yahudi Cemaatleri temsilcileri, bir yigin Yunanli çevre bilimci ve isadamlarindan mütesekkil 400 kisilik bir heyet "Bilim ve Çevre Sempozyumu" adi altinda Karadeniz'i kurtaralim slogani ile Pontus hayali gündeme getirildi. Bu heyetin süper lüks "Eleftherios Venizelos" adli gemi ile yolculuklari ayri bir mesajdir.
1996 yilinin 15 Agustos'unda Kutsal Sümele Yortusu'na denk gelen Karadeniz Helen topluluklari 1. Kongresi yapilmistir. 20 Eylül 1997'de ise Karadeniz'i kurtaralim slogani ile Pontus gündeme getirildi. Yorgo Andreadis kitap gelirlerini ve Yunanistan'daki bir vakif Sümela Manastiri'na, Foça Müzesi'ne yardim ediyor ve Tonya Lisesi'ni birinci bitirene burs veriyor. Gemideki 400 kisiyi devlet bakani karsiladi. Bu 400 kisi Ayasofya ve Bizans eserlerini gezdikten sonra Patrikhane'ye gittiler. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarina ve Türkiye'nin taraf oldugu (Lozan dahil) uluslararasi anlasmalara göre Istanbul Valiligi ve Fatih Kaymakamligi'na bagli Rum kökenli 3 bin civarinda vatandasin dini lideri olmasi gerekirken 270 milyon Ortodoks'un lideri rolünü oynamaktadir. Yunanistan S-300 füzeleri ile güneyden gösterip kuzeyden vurmaktadir. Patrik'in burnu dibinde Haliç dururken Trabzon'da isi ne? Kaldi ki, Karadeniz Trabzon'dan kirlenmiyor! Karadeniz turu aslinda Megalo Idea turudur. Odessa'da Fener Patrigi Bartholomeos ile Rus Otodoks (Moskova) Patrigi Alexy II "ortodoks birligi" için görüsmüslerdir. Baris treninin yapamadigi bu sempozyum ile yapilmistir. Amaç Karadeniz'i temizlemek degil Ortodoks dünyasina mesaj vermektir. Türk-Ortodoks Patrikhanesi Baskani Selçuk Erenerol, "Bartholomeos'un niyeti ortodoks dünyasinin lideri olmaktir. Bu sempozyum da çevre kilifi adi altinda düzenlenmis ekümenlik zirvesidir" demistir.
Selanik'te düzenlenen 4. Dünya Pontus Helenizm Kongresi basarisizlikla neticelenmistir. Kuzey Yunanistan, Güney Yunanistan, Avrupa Pontuslular ve eski Sovyetler Birligi'nden göç eden Pontuslular'i temsil eden dernekler katilmistir. Yunanlilar'in eski Yunanlilar ve Bizans'la ilgisi olmadigi gibi Pontus'la ilgisi yoktur. Amerikali yazar Alfred Duggan King of Pontus isimli kitabinda "Pontus Krali'nin hiç birinin Yunanlilar'la ilgisi yoktur. Hepsi kendilerini Anadolulu saymislar, Anadolu'nun bütünlügü ve bagimsizligi için çalismislardir" demektedir. Milliyetçi gençler sempozyuma degil Yunanistan'in Pontus'u yeniden kurma amacina hizmet ettigi için tepki göstermislerdir. Istanbul ve Çanakkale Bogazlari'ni tek idare altinda özerk kurulus teklifinin altinda da da Bizans hayali vardir. Fener Ortodoks Patrigi, 19 Ekim 1997'de bir ay süren bir resmi gezi yapacaktir. ABD Baskani Bill Clinton ve Disisleri Bakani Madeleine Albright ile görüsecek. ABD'de 1.5 milyon Rum azinligi vardir. Beyaz Saray'da 3 saat kalacak olan patrige Kongre "Altin Madalya" verecek. Beyaz Saray ve Kongre'de sayili devlet adami için düzenlenen bir agirlama programi hazirlanmistir.
Fener Rum Patrikhanesi'nin uluslararasi nitelikte organizasyon yapmasina "patrigin ekümenlik kimligini tescil olur" gerekçesiyle bugüne kadar izin verilmiyordu. 1997 yilinda Rahmi Koç'un ve Edinburg Dükü Prens Philip'in (Yunan asillidir) himayesinde Patrikhane'nin "Çevre Toplantisi" adi altinda uluslararasi bir toplanti yapmasi için gayret harcandi. Içisleri Bakani'nin vermedigi izni Süleyman Demirel'in sagladigi sayiasi vardir. Heybeliada'daki toplanti "Patrikhane'nin bagimsizligi için adim" olarak degerlendirildi.
Sempozyuma katilanlari tasiyan Yunan gemisinin adinin Venizelos olmasi elbette rastlanti degildir. Venizelos, 1919'da Anadolu'yu isgal için Yunan ordusunu Izmir'e yollayan basbakandir. Ayni tarihte Rumlar'i ayaklandirip Pontus devletini kurmak için Trabzon ve Samsun'a 100 subay yollayan kisidir. Fener Rum Patrikhanesi öncülügünde 20-28 Eylül 1997 tarihinde gerçeklestirilen "karadeniz'i Kurtarma Çevre Kirliligi" kilifi sempozyumunun ardinda Pontus hayali bulunuyordu. Devletin resmi haber ajansi (A.A)'nin bir haberine göre sempozyuma katilanlara Karadeniz'i "Pontus Gölü" olarak gösteren haritalar dagitilmistir. bu haritada yer alan kentler rumca isimlerle gösterilmistir. Trabzon "Trapezus olarak gösterilmektedir. Sempozyum'u düzenleyen komite tarafindan dagitilan programda Fener Rum patrigi evrensel (ekümenik) patrik olarak gösterilmektedir. Inancini yasamaktan baska bir gayesi olmayan bürokratlara kiyim yapanlar ve kiyim için emir verenler bu ihanet belgesi karsisinda susmaktadirlar. Trabzon'da Rum Halk oyunu (Pontia Dansi) yapan ekip yoktur. Bu dünya kamuoyunu aldatmak için bir yalandir. Sempozyum'da Ortodoks patrigi Bartholomeos için "the ecumenical patriarch" (Evrensel patrik) tabiri kullanilmistir. Yunan Istihbarat Teskilati Pontus propagandasi için bu sempozyum senaryosunu hazirlamistir. Venizelos Gemisi'nin Pontuslu Rumlar'in göç ettigi Batum, Yalta, Odessa, Köstence, Varna ve Selanik'e gitmesi manidardir. Bu teskilat, amacinin disina tasarak dagittigi haritalarda Karadeniz'i "Pontus Gölü" olarak göstermesi düsündürücüdür. Ege'yi gaflet ve hatta bazilarinin ihanet derecesine varan ihmalleriyle Yunan Gölü yaptiranlar simdi de Karadeniz'in "rum Gölü"ne dönüsmesi hayaline Bati'ya sirin görünmek ugruna seyirci mi kalacaklar? S-300 füzelerine gösterilen hassasiyetden daha fazla Patrikhane'ye dikkat edilmelidir.
Padisah Ikinci Mahmud'un fermani ile idam edilen Patrik II. Gregorios'un (Nisan 1821) rus Çari Ikinci Nikola'ya yazdigi mektup özetle söyledir: "Türkler'i maddeten ezmek ve yikmak mümkün degildir. Türkler, Müslüman olduklari için çok sabirli ve mukavemetlidir. Gayet magrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bagliliklarindan, kadere riza göstermelerinden, an'anelerinin kuvvetinden, padisahlarina olan ita'at duygularindan gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip olduklari müddetçe de çaliskandirlar. Onlarin bütün meziyetleri, hatta kahramanlik ve secâ'at duygulari da an'anelerine olan bagliliklarindan, ahlâklarinin saglamligindan gelmektedir. Türler'de evvelâ ita'at duygusunu kirmak ve ma'nevi baglarini parçalamak, din saglamligini zayiflatmak icâp eder. Bunun da en kisa yolu, millî geleneklerine ve manevîyatlarina uymayan harici fikirler ve hareketlere alistirmaktir. Manevîyatlari sarsildigi gün, Türkler'in kendilerinden seklen çok güçlü, kalabalik kuvvetler önünde zafere götüren asil kudretleri sarsilacak ve maddî vâsitalarin üstünlügü ile yikmak mümkün olabilecektir. Bu sebeble Osmanli Devleti'ni tasfiye için mücerred olarak harp meydanlarindaki zaferler kâfi degildir. Yapilacak olan; Türkler'e birsey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribati tamamlamaktir."
Kur'an-i Kerim kurslari ile Imam-hatipler'in kapatilmasinda Patrikhane'nin rol oynadigi söylenmektedir. Patrik her gittigi yerde ve Patrikhane'yi ziyaret eden her Batili devlet adam ve digerlerine; "devletin kontrolü disinda çok sayida dinî egitim kurslari bulunmakta, 5200 Kur'an-i Kerim kursunda 290 bin ögrenci egitim görmektedir" sözleri bilhassa Ingiliz heyeti ve diger Batili ülkelerce Türkiye'deki yetkililere ve bazilarina baski yapilarak Imam-Hatipler'in orta kismi kapatilmis ve Kur'an-i Kerim kurslarinin çogu kapatilmistir
1993 Agustos'unda "Sümelali Meryem Ana Vakfi"nin düzenledigi toplantida konusan o tarihteki Yunan Basbakani Mitsotakis sunlari söylemistir: "Anadolu'daki helenizmin bu bölgedeki köklerinden kopmasindan 70 yil sonra, milletimizin tarihinde bir daha böyle bir trajedi yasamamasi için dua etmeliyiz. Dedelerimiz, Pontus topraklarina dönüs hayalini size miras birakarak öldüler. Bu mirasi kalbinizin içinde koruyun. Pontus'u ve kökeninizi asla unutmayin. Kaybedilmis vatanin anasi, helen irkinin en güzel idealleri ile bagdasmistir..."
Son Karadeniz'i Kurtarma maskeli gezi ve sempozyumu yukaridaki sözlerin isigi altinda degerlendirmek gerekir. Patrikhane ile ilgili yillardir basinda yazarlar gerekli ikazlarini yapmislar, ama hükümetler bu ikazlara kulak asmamislardir. Kiymetli yazarimiz Ahmet Kabakli, 12 Agustos 1993 tarihli "Ortodoks Ajani Yakovas" baslikli yazisinda: "Günlerden beri, Ayhan Songar (rahmetli) ve Özfatura dostlarimla birlikte, dünya ortodoks ittifakindan, bize gelmis ve gelecek olan kötülükleri yaziyoruz... Hükümet, derhal en sert tavrini takinarak, Fener Patrigi Bartholomeos'a haddini bildirmelidir. Ayrica ABD ortodokslari ile Yunanistan ve Sirbistan'in kara cübbeli ajani olan (Türkiye'den vatana ihanet dolayisiyla kovulmus) Yakovas'i da artik Türkiye'ye sokmamalidir..." Maalesef bu gibi ikazlara ragmen Patrik'in ekümenik sevdasina seyirci kalinmistir.
1990 yilinda Patrik Dimitrios'un ABD gezisi krize sebeb olmustu . Bartholomeos'un 2 aylik ABD gezisi ise basimiza nice dertler açacaktir. Fener Patrigi Selanik'te Devlet Baskani töreniyle bizzat Yunan Cumhurbaskani tarafindan karsilandi. Patriklerin ekümenik olmak için faaliyetleri ciltlerle izah edilebilir.
1994 yilinda bir sempozyumda Türk Ortodoks patrigi Selçuk Erenerol sunlari söylemisti: "Barhtolomeos, ekümenikal patrik ünvanina sahip oldugu takdirde, ilk icraat olarak ruhban okulunu (Halki Teoloji Okulu) açacaktir. Ruhbanlar için Türkiye Cumhuriyeti vatandasi olma mecburiyeti kalkacak, dolayisiyla disaridan ögrenci ithal edecekler. En korkulan nokta ise bunun Vatikan usulü olmasidir. Bu noktaya gelindigi an "Istanbul bizimdir" deyip mal varliklarini talep edecekler. Zaten Istanbul için Konstantinopol lâfini kullanmalari da bugünlere hazirlik yaptiklarini gösteriyor. Atina'da Istanbul'daki Rum mal varligi ile ilgili çalismalar vardir. Münasip zamanda La Haye Adalet Divani'na gideceklerdir. 1995'den sonra Ortodoks Fener Rum Patrikhanesi "han" olmustur. Yunanistan eski kralinin torununun vaftiz merasimi, ayinler perdesi altinda ABD Disisleri Bakan Yardimcisi Richard Holbrooke, Rus gizli Istihbarat (KGB) sefi Sergei Stepasin, Uluslararasi Rotary Klübü Baskani Bill Huntery ve bu klüb üyeleri, Rusya'dan 5 kisilik milletvekili heyeti, ABD Rum lobisi ileri gelenleri, Vatikan'dan kardinal Cassidy, Vatikan Hiristiyanlarinin Birligini Gelistirme Komisyonu Baskani Kardinal Edward Cassidy baskanliginda bir heyet, (FIM) "Fortier Intershin in Mission" uluslararasi Esgüdüm Komitesi Toplantisi ve yüzlerce ziyaretçi...
Lozan'da Patrikhane'nin sadece dinî bir kurum hüviyetinde kalacagina dair taahhüt üzerine Patrikhane Istanbul'da birakildi. Lozan öncesi Cumhurbaskani Mustafa Kemal, Fransiz Le Journal Gazetesi'ne verdigi beyanatta: "Bir fesat ve hiyanet ocagi alan, ülkede ayrilik ve ihtilaf tohumlari saçan, Hiristiyan hemsehrilerimizin huzur ve refahi için de ugursuzluk ve felaket sebebi olan Patrikhane'yi artik topraklarimizda barindiramayiz..." Türkiye disinda Türkiye aleyhine yapilan gösterilerde ortodoks kilisesi ve papazlar ön safta yer almaktadirlar.
"Kartelci Basin", "Din, Bilim ve Çevre" maskeli sempozyuma tepki gösterenleri ilkellik ve gericilikle suçlarken; pontus ve bizans hayallerini hortlatma amaci tasiyan ve belgelerle (haritalarla) ispatlanan bu hareket karsisinda susmus, dolayli olarak destek vermistir. Yunan "To Vima" gazetesinde 20 Eylül 1995 tarihli "Patrikhane ve Türkiye'nin Gerçek Siyasi Çikarlari" baslikli yazi sinda; "BM, Avrupa Parlamentosu, Dünya Kiliseler Birligi Konseyi, dünyadaki bütün ortodoks kiliseler, ABD Baskani, Papa (Vatikan), Patrikhaneyi ortodokslarin merkezi olarak kabul ediyorlar..." diyerek Türkiye'nin de bu gerçegi kabul etmesini istemektedir. Maskeler düsmesine ragmen yetkililer halen uykudadirlar. Trabzon'da Patrik'e tepki gösterenler bu vatani seven genç kisilerdir. Asil onlari kinayanlarin halleri utanç vericidir. Günaydin Gazetesi'nde "papaz"in Istila Seferi", "Papazi Bakan Karsiladi" ve "Sevr'e Direnis Suç Oldu" mansetleri yüzlerce yaziya bedeldir. Venizelos Gemisi'nin ilk olarak Trabzon'a gelisi dagitilan haritada pontus devletinin baskenti Trabzon gösterildigi içindir. Ve su anda bölgede yasanan terör olaylari bu zemini hazirlamak, bölgeden Dogu ve Güneydogu Anadolu'da oldugu gibi halki göçe tesvik ederek bilahare buralara Rum ve Ermeniler'i yerlestirmek içindir. Bu katliamlari gerçeklestirenler Rum, Ermeni asillidirlar. Çok sayida Kibrisli Türk'ü katleden EOKA'nin kurucusu Grivas, tegmen iken Venizelos'un Samsun ve Trabzon'a Pontus için yolladigi 100 subaydan biridir. Venizelos gemisinde bulunun Avrupa Komisyonu Baskani Jacgues Santer, bir Yunan hayrani olup Türkiye'yi Yunanistan'in bir parçasi gibi gören bir Türk düsmanidir .
Devlet kadrolarindan inançli ve inanci geregi namaz kilan, içki içmeyen ve haramlardan sakinanlara rejim düsmani gözüyle bakilarak cumhuriyet tarihinde görülmeyen kiyim yapilmaktadir. Bu ise Türkiye üzerine ilahi gazaba davetiyedir. Bazilari Türkiye'yi Cezayir, dogrusu ise Suriye misali bir diktaya götürmek isterken; milletlerarasi siyasi ringte Türkiye üzerinde gözü ya da hesabi olanlar son raunt için Türkiye üzerine hazirlanan yüzlerce senaryo içinde rol almaktadirlar. Islam'a ve onu yasayanlara düsman gibi görünenler istemiyerek te olsa, art niyetli olmasalar da fiilleri; Yunanistan'in Megalo Idea'sina, Rusya'nin ortodoks kusatmasina, Suriye'nin Büyük Suriye (Iskenderun ve bazi illerin Suriye'ye ilhakina) Büyük Ermenistan, Nil'den Firat'a Büyük Israil projelerine yardim etmekle esdegerdir. Dis politika bir satranç oyunudur. Türkiye'de Islamiyet ve Islamiyet'i yasayanlar hizla tasfiye edilirken, Yunanistan siyasî satrançta ortodoks dinini ve din mensuplarini, Patrik dahil dindarlarini ön plana çikartmistir.
Patrik Bartholomeos Anayasa, Lozan Antlasmasi, 3335 Sayi ve 26.3.1997 tarihli yasa, 2908 sayili Dernekler Kanunu, Türk Medeni Kanunu'na göre kurulan Vakiflarin eylemlerini düzenleyen 25.7.1970 tarih ve 7-1066 sayili Tüzük'e göre Bakanlar Kurulu'nun izni olmadan uluslararasi faaliyetler yapamaz. Ama Patrik bu yasalari çignemekte serbesttir. Hayatini bu ülkeye adayan bir aydin, namaz kildigi için kiyima ugrarken Patrik'ten Devlet Bakani, Trabzon'daki gösteri için özür dilemektedir.

Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

22 Ocak 2007 Pazartesi

Ölüm Robotları




Ölüm Robotları
Ersel, 11 Eylül sonrasında ABD'de silah yapan firmaların hisse senetlerinin yükselmeye başladığına dikkat çekiyor, Başkan Bush'un savunma harcamalarını 400 milyar doların üzerine çıkarma hedefini, savunma sanayisinde değişen trend'leri değerlendiriyor

BİA (İstanbul) - 94.9'da ve Internet'te yayın yapan Açık Radyo'nun haftanın beş günü saat 08:00 ile 10:00 arasındaki Açık Gazete programında Ekonomi Notları köşesinde Ömer Madra ile Şerif Erol'un Hasan Ersel ile röportajını yayımlıyoruz.
Ömer Madra: Bugün ekonomik olarak silahların değerinden bahsedeceğiz herhalde?

Evet. Bu askeri harcamalar konusu iktisadi boyutuyla değerlendirilmesi gereken bir konu. 11 Eylül'den sonraki gelişmelere baktığımız zaman Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) silah yapan firmaların, hisse senetlerinin fiyatlarının yükselmeye başladığını görüyoruz.

Öte yandan da ABD'de ulusal savunmaya aktarılan kaynaklar arttırılmağa başlandı. Başkan Bush, askeri bütçeyi önümüzdeki 5 yıl için yıllık 400 milyar doların üzerine çıkarmayı amaçladığını söyledi. Bunun ne demek olduğunu biraz açayım. Center for Defence Information (Savunma Bilgileri Merkezi) adlı özel bir Amerikan kuruluşunun verdiği istatistiklere (2001-2002 Military Almanac, Center for Defence Information, Washington D.C.) baktım:

Amerika'nın, sabit fiyatlarla (2002 fiyatlarıyla) yılda 400 milyar doların üzerinde askeri harcama yaptığı yıllar

i)1952-1954 Kore Savaşı'nın hemen sonu

ii) 1967-1970 Vietnam Savaşı

iii) 1985-1990 Amerikan ordusunun yeniden organize edildiği, yeniden yapılanmanın olduğu bir dönem.

Sonra yılda 300 milyar dolar civarına iniyor, mesela2002 bütçesi 328.7 milyar dolar . Ama bu rakam da neredeyse Türkiye'nin milli gelirinin iki katı...

ÖM: Sadece savunma harcamaları?

Tabii kime karşı savunuyor? Başkaları ne kadar silahlanıyor? diye sorulabilir. Aynı rapora göre ABD'den sonra en fazla silah harcaması yapan ülke Rusya, 56 milyar dolar (1999 yılı), sonra Japonya geliyor 45 milyar dolar (2000 yılı), Çin 39 milyar dolar (1999), Birleşik Krallık 34 milyar dolar (2000)... ABD'ye yaklaşan bile yok...

ÖM: Japonya kime karşı silahlanıyor peki?

Japonya aslında kimseye karşı silahlanmıyor. Gerçi Japonya ordusunu modernleştiriyor. Bu doğru. Ama tehdit edici bir silahlanma olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum. Hele Çin'in silahlanma çabaları göz önüne alındığında...Bence burada Japonların para harcayacak yer bulamama sorununu çözmek söz konusu. Hatta bir Amerikalı iktisatçı, "Japonya'nın kurtuluşu muazzam silah harcaması yapıp, ürettiği bütün silahları Pasifik okyanusuna atmaktır" diyordu.

ÖM: Biraz çevreyi bozabilir, ama olsun...

Evet böyle bir sakıncası olabilir. Konumuza dönersek, askeri amaçlı büyük bir harcama yapma potansiyeli var. Alıcı var. O halde birilerinin de bir şeyler satması söz konusu. İşte bu bizi iktisadın içine biraz daha çekiyor.

Öncelikle iki noktanın altını çizmek istiyorum: İlki bu haftaki Economist dergisinde (Temmuz 20-26) yer alan Transformed? A Survey of the Defence Industry başlıklı bir yazıda vurgulanan "askeri işlerde bir devrim oluyor" savı. Burada söylenen, tehdidin biçimi değiştiği için, silahlı kuvvetlerin organizasyonunun ve donanımının tümüyle değişmesi gerektiği. Soğuk savaş dönemini anımsayalım. Sovyetler Birliği'nde füzeler, uçaklar, tanklar, toplar vardı. Onlara karşı ne yapılabileceği üzerinde duruluyor, silahlı kuvvetler ona göre organize oluyordu. Oysa şimdi tehdidin niteliği değişti, herhangi bir yerden bir füze ya da benzeri bir silahla saldırı olasılığı ortaya çıktı.

İkinci nokta, hiç kimse çocuğunun savaşta ölmesini istemiyor. Özellikle ABD ve Avrupa kamuoyu bu konuda çok duyarlı. Dolayısı ile ordunun ateş altına olabildiğince az askeri sürecek biçimde donanıma sahip olması isteniyor. Bunun anlamı, hedefi uzaktan vurabilecek kapasiteye sahip olmak (seyir füzesi gibi) ya da harekâtı insansız uçan araçlarla yapmak. Bu konuda epeyce ilerleme var. Geçenlerde Amerika'nın Global Hawk tipi insansız uçan aracı (UAV) California'dan kalktı, Avustralya'ya indi.

Kosova harekâtında da kullanılan bu uçağın ne kadar uzun menzilli olduğu böylelikle dünya kamuoyuna gösterilmiş oldu.

Şerif Erol: İçinde insan olmayan bir uçak, öyle mi?

İçinde insan yok. Global Hawk ve benzeri uçaklar Afganistan üzerinde keşif uçuşları yapıyor. Tabii başka türlü görevler de yaparlar. Bu çok pahalı bir silah, güçlü ve ileri elektronik donanımı var. İşte bu nedenle askeri harcamaları artıran etmen asker sayısını artması değil, ileri teknolojiye geçme zorunluluğu...

ÖM: Ölüm robotları gibi bir şey bu!

Evet... Askeri amaçlı üretim konusunda iktisadi açıdan önemli bir gelişme daha var. Geçmişte askeri olaylar teknolojik gelişmeye yol açardı. Örneğin askeri amaçla bir keşif yapılır, bu sonra sivil amaçla da kullanılmaya başlanırdı. (Basit bir örnek ama Jeep böyle bir buluştur.)

Fakat şimdi askerlikteki devrim teknolojideki gelişmeden nasıl yararlanabilirim olgusunun peşinde. Teknolojik gelişmeyi yakalamaya çalışıyor. Teknolojide henüz kullanılmayan, veya askeri amaçlarla kullanılmayan olanakları kullanma arayışı içinde ordular... Bu kuşkusuz teknolojik gelişmeyi de hızlandıracak. Olaya böyle bakınca, hakikaten devrim gibi bir oluşumdan söz etmek olanaklı. Büyük harcamalar gerektiren bir oluşum...

Burada çok önemli iki nokta orta çıkıyor. Bunlardan her ülkede askeri mallar bir alıcı için üretilir. Yani tek alıcılı (monopson) piyasadan söz ediyoruz. O alıcı da devlet ....Bu nokta çok önemli, bir elma veya bir bilgisayarı piyasada birilerine satmaktan farklı bir durum var. Mal devlete satılıyor ve bu mal "ulusal savunma" dediğimiz "kamusal malın" girdisi olduğu için finansmanı vergiler yolu ile oluyor. Dolayısıyla bu mallardan ne kadar alınacağı gibi konular siyasal süreç içinde belirleniyor.

İkinci nokta, ise askeri amaçlı malların üretiminin giderek daha büyük teknoloji yatırımları yapılmasını gerektirmesi ve pahalı olmasıyla ilgili. Bu da askeri teknoloji alanında çalışan şirketlerin birleşerek büyümelerine yol açıyor:

Locheed ve Boing

İki örnek vereyim: Bugünkü Lockheed-Martin grubuna bakalım. Bu grup ABD Savunma Bakanlığı ile en büyük bağıt yapan şirket. 2000 yılında bağıtların değeri 15.1 milyar ABD doları idi. General Dynamics, GE Aerospace, Lockheed, Lorel, Martin Marietta

Yaptığı bağıt büyüklüğü ile ikinci sırayı alan Boeing Grubu aşağıdaki firmalardan oluşuyor: Boeing, Rockwell, Mc Donnell, Douglas, Magnovax, Hughes

Bu grubun bağıtlarının 2000 yılındaki toplam değeri ise 12 milyar ABD$.

Bu sanayi dalında ciddi bir yoğunlaşma var. Bu zorunlu idi, teknoloji bunu gerektirdi. Ama bunun bazı sonuçları da var. Eskiden bir uçak ihalesine çıkıldığında 10 firma başvurabiliyordu. Bunların, diyelim 7 tanesi proje aşamasında eleniyor. 3 tanesi de uçağı geliştirme aşamasına geçiyor. Sonra da bunlar arasından en iyi bulunan ihaleyi kazanıyordu. Oysa şimdi bu işi yapan toplam firma sayısı da iki-üçe indi. Bu da yeni bir piyasa yapısının oluşmasına yol açtı. Tek alıcı az sayıda satıcı...

Bu da karar alma sürecinin nasıl çalıştığı konusunda bazı soruları gündeme getirdi. Yolsuzluk, rüşvetler, vs. gibi konular üzerinde durulmaya başlandı. İşin bir de ihracat boyutu var. Rüşvet iddiaları burada daha yoğun. Çünkü rekabet çok daha şiddetli...

Devlet bütçesi hangi amaçlarla kullanılıyor?

Bu harcamaların büyük ölçüde artması çok temel bir soruyu tekrar gündeme taşıdı. O da "devletin bütçesinin hangi amaçlarla kullanıldığı?" Çünkü bütçe kamu kesiminin ne kadar harcama yapabileceğini belirliyor. Askeri harcamalar artıyorsa ya başka bir kamu hizmetine tahsis edilen kaynak azalıyor ya da, sonuçta, vergi yükü artıyor. Demokratik süreç ikisinin de hesabının verilmesini gerektiriyor. Somutlaştırmak için iki örnek vereyim. Bu örnek de daha önce sözünü ettiğim ABD kurulunun raporundan alınmıştır:

İlk örnek: Amerikan okullarını uyuşturucudan korumak ve emin hale getirmek için bir program var, kamu tarafından finanse ediliyor... Program tüm Amerikan okullarını kapsıyor. Bu programa Amerika'nın ayırdığı para 644 milyon ABD doları Aynı yılın bütçesinde yer alan 4 tane F-22 tek kişilik avcı uçağı için 748 milyon dolar ayrılmış!...

İkinci örnek: ABD'de enerji tasarrufu için bir program var, buna 795 milyon ABD doları ayrılmış. ABD donanmasının DDG-51 Arleigh Burke güdümlü füze destroyerinin fiyatı ise947 milyon ABD doları . Bu 9200 tonluk bir gemi... Yani ABD donanmasının dev uçak gemilerinden birisinden söz etmiyorum...

Öncelikler konusunda da bir problem var gibi.

ÖM: Bu bana, Hitler'in şu çok meşhur ikilemli sorusunu hatırlatıyor: "Top mu, tereyağı mı?"

Aynen... Burada bir nokta çok önemli. Tehdit nedir? Algılanan tehdit nedir? Acaba algılanan tehdit abartılarak bütçe harcamalarının yönü değiştirilebilir mi?

Şunu söylemek istiyorum. Tehdit "teknik" bir konu gibi görünüyor. Uzmanlar "şu bizi tehdit ediyor" diye bir yargıya varabilirler. Bu tehdidin "çok mu az mı" olduğu konusunda bir değerlendirme yapabilirler. Bu tehdidi önleyebilecek teknik önlemlerin neler olabileceğini de belirleyebilirler. Eğer bu yolla tehdit olgusu salt teknik boyuta indirgenirse kamu harcamalarının biçimlenmesi siyasal sürecin dışına çıkmış oluyor. Bu durumda tehdit unsuru karşısında alınan önlemler sözgelimi sivil harcamalarınkinden farklılaşmış oluyor. Şöyle ki:

ABD'de Kuzey Kaliforniya'dan, Güney Kaliforniya'ya su götürme ve lise eğitimine kamu kaynaklarının daha çok ayrılması gibi iki proje olduğunu düşünelim. Bu projelerden hangisine öncelik verileceği konusunda insanlar siyasi eğilimlerine ya da alınan kararın kendilerini etkileme biçimine göre farklı sonuçlara varabilirler.

Türkiye'de de sözgelimi Doğu Anadolu'ya yol mu yapalım yoksa Mersin limanını mı büyütelim? gibi bir sorunun yanıtı da kişiler arasında, benzer nedenlerle farklı biçimde değerlendirilecektir. Bu nedenle her iki ülkede de bu gibi konularda çözüm süreç içinde belirlenir.

Ama "tehdit"in değerlendirilmesi ve önlenmesi salt "teknik" bir konuymuş gibi ortaya konulduğunda, bununla ilgili karar siyasal sürecin dışına itiliyor.

ÖM: Mesela, tehdit deyince bir şey geldi aklıma, küresel iklim değişikliği dolayısı ile "bütün yerküre ve insanlık tehdit altında mı değil mi?" sorusu çok tartışılıyor. Ama, "düşman bize saldırmak istiyor" denirse kimse tartışmıyor, "o zaman düşmana karşı tedbir alalım" diyorlar. Sel felaketleri, kuralık ve diğer facialar aynı oranda bir tehdit sayılmıyor tabii. Ve tabii o zaman da Kyoto Protokolü gibi, insanlığı bu tehditlere karşı savunmayı amaçlayan girişimler revaçta olmuyor...

İşte bu noktada, bir umut da var. Belki iyimser olmaya çabaladığımdan yanılıyorum... Demokratik ülkelerde tehdit salt teknik bir konu olmaktan çıkarılıyor. "Bu beni tehdit ediyor" deyince, birileri de kalkıp diyor ki "dur bakalım öyle mi acaba? Yoksa yanılıyor musun?" O yüzden de, Avrupa ve Amerika'da demokratik mekanizmanın bu konularda eskisinden daha duyarlı olmağa başladığı görülüyor. Bu bana ümit veriyor. Ama kabul etmek gerekir ki 11 Eylül gibi olaylar bu hareketlerin gücünü zayıflatıyor. Böyle bir olay olunca, tehdidi sorgulayanların da cesaretleri kırılıyor.

Tehdidin salt teknik bir konu olmadığının mutlaka altını çizmek gerekli. Çünkü tehdit sadece karşı askeri önlemler almak yoluyla karşılanmaz, tehdidi ortadan kaldırmanın bir başka yolu da "kardeşim bizimle derdiniz nedir?" deyip anlaşma yolu aramaktır. Anlaştığınız takdirde tehdit ortadan kalkar... Örnek niçin artık Fransa ile Almanya birbirlerine karşı asker tutmuyorlar?

ÖM: AB'nin belki de en muazzam başarısı bu. Tarih boyunca birbirlerini paralamış, savaşlarla yok etmiş ülkeler, özellikle, Fransa, Almanya ve İngiltere, savaşsız ve tehditsiz yaşıyorlar işte.

Dolayısı ile bu tehdidin takdiri konusu ilk göründüğü kadar teknik bir olay değildir. İşin bundan sonraki aşaması da o kadar kolay değil. Tehdidi karşılamak için ne türlü silahlar gerektiği, nasıl bir organizasyon yapılmasının uygun olacağı tabiatıyla uzmanların saptayacakları konulardır. Ama bunların yapılmasının getirdiği mali külfet ise ayrıca değerlendirilmelidir. Bir ülkenin kimyasal ya da biyolojik saldırı hedefi olması tehdit de aynı ülkenin çocuklarının uyuşturucuya alıştırılması tehdit değil mi?

ÖM: Çok önemli bir noktaya temas ettin. "Aslında demokrasi ve özgürlük çok lazımdır" diye burada, havadan sudan konuşur gibi konuşup durmamızın da belki o kadar boş olmadığı, yani bu tehdidin niteliğinin de tartışılabileceği tek ortam demokrasi. UNDP'nin yani BM'nin İnsani Gelişme Kuruluşu'nun son Raporu'nda (2002) dünyanın öncelikle demokrasi ihtiyacı olduğu saptaması da bu açıdan haklı bulunabilir. Çünkü rapora baktığınız zaman Afrika'nın artık bu gelişme açısından, bütün mutluluk, vs. açısından yok olma derecesine gelmiş olduğu da raporun satır aralarında belirtiliyor. Orada da ciddi bir demokrasi problem var aynı zamanda. Ama bütün Afrika ülkeleri bol bol pahalı silah alıyorlar.

Evet, Afrika olayı üzerinde başka programlarda, konuyu bilen kişilerle, durmakta yarar var. Çünkü dünyadaki genel eğilime de ters düşen bir şeylerin olduğu, kötü şeylerin olduğu bir yer. Afrika'yı dışarı çıkarttığınız, Afrika dışında küresel bir dünya tarif ettiğiniz zaman başka bir manzara çıkıyor, Afrika'yı soktuğunuz zaman başka bir şey çıkıyor. İlki görece daha iyi, ya da iyileşme sinyalleri veriyor. Oysa Afrika'yı işin içine soktuğunuz zaman dünyanın görünümü kötüleşiyor gibi.

Afrika'yı kavramsal olarak ya da analitik amaçlarla dünya tanımımızdan çıkarabiliriz tabii. Ama bu kıta var. Bu kıtadaki ülkelerin önemli bir kısmında da bir facia yaşanıyor. Bunda da herhalde bir toplu sorumluluk var... Ülkelerin yöneticilerinin sorumluluğu var ama onlara uzaktan bakmakta olan bizlerin de biraz sorumluluk duyması gereken bir şeyler var.

ÖM: Bu arada, konumuza tam denk düşen bir haber de var elimizde: ABD, 250 milyon dolara mal olacak tarihin en büyük askeri tatbikatına başlamış. 13.500 kişi katılıyor... 26 ayrı bölgede, 3 hafta sürecekmiş, adı da 'Millenium Challenge'... Bilgisayar simülasyonları ile içinde insan olmayan uçaklar filan kullanılacakmış. Afganistan deneyimi de dikkate alınmış, bilgisayar korsanları da işin içine gireceklermiş, insansız hava araçlarına zarar verebiliyorlar mı, veremiyorlar mı, ona bakacaklarmış? Yani sadece 3 hafta için 250 milyon doları bastırmışlar ve yapıyorlar tatbikatı. Durum bu. Zaten yaklaşan Irak'taki savaş ihtimaline de bağlanabilir bu tatbikat da, diye düşünüyor insan ister istemez.

Hiç olmazsa göz korkutucu bir şey. Bu kadar süre için 250 milyon dolar harcıyor, bu kadar kişiyi harekete geçirebiliyor...Buna güç gösterisi denilebilir.

ÖM: İyi eşgüdüm, iletişim kurabiliyorlar mı, kuramıyorlar mı? Ona bakacaklarmış. Biz de bakacağız tabii. Gizliymiş, onun için öğrenemeyeceğiz. Ama daha sonra senin tank, top, tüfek, roket meseleleri konusundaki engin bilgine çok müracaat edecek durumda olacağız zaten.

Umarım olmaz, ama ben hazırım! (OM/ŞE/NM)

* Ekonomi Notları, Açık Site'de 28.7.2002'de yayımlandı. Ara başlık ve siyah vurgular Bianet'e aittir.

NOT: Alıntıdır.
Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

19 Ocak 2007 Cuma

Ermeni Terörü...


Ermeni Terörü...
HINÇAK KOMİTASI VE TAŞNAK-SUTYÜN KOMİTASI
=ASALA=PKK=KONGRA-GEL=KDP=KYB

Türklere yönelik, başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütlerinin saldırıları, 1973 yılında başladı ve aralarında diplomatlar, güvenlik görevlileri ve işadamlarının da bulunduğu 41 Türk vatandaşı katledildi.
(Esenboğa olayında 6 Türk ve 2 yabancı, Orly olayında 2 Türk ve 6 yabancı, İstanbul Kapalıçarşı olayında 2 Türk ve diplomatlara yönelik saldırılar sırasında da (1978 Madrit ve 1983 Belgrad) 2 yabancı Ermeni terörünün kurbanı oldu.)
Türklere yönelik saldırılar, 1984 yılı sonunda kesildi.
Ermeni terörü

27 Ocak 1973 - Los Angeles (ABD) Mehmet Baydar - Bahadır Demir

* Türk vatandaşlarına yönelik ermeni saldırıları, 1973 yılında başladı. Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet BAYDAR ve Konsolos Bahadır DEMİR, 78 yaşındaki Amerikan uyruklu ermeni Gurgen (Karakin) Yanikiyan tarafından şehit edildi.
Elinde bulunan Abdülhamit'e ait bir tabloyu Türkiye'ye armağan etmek istediğini bildirerek, Baydar ve Demir'i Santa Barbara'daki Baltimore Oteline davet eden Yanikiyan, iki diplomatı otelde silahla üzerlerine ateş açarak öldürdü. Cinayetten sonra tutuklanan ve müebbet hapis cezasına çarptırılan Yanikiyan, 31 Aralık 1984 tarihinde af ile serbest bırakıldı. Yanikiyan, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra öldü.
Türk diplomatlara karşı ilk saldırı olarak nitelenen bu olay, daha sonra bir cinayetler zincirini başlattı ve örgütlü Ermeni terörüne örnek oluşturdu.
22 Ekim 1975 - Viyana (Avusturya) Daniş Tunalıgil

* Türkiye'nin Viyana Büyükelçisi Daniş TUNALIGİL, büyükelçiliği basan 3 terörist tarafından şehit edildi.
20 Şubat 1975'de Beyrut'taki THY bürosu bombalandı. Olayı, Gizli Ermeni Ordusu Esir Yanikiyan Gurubu üstlendi. Olay yerine bırakılan mektupta, "Ermenilerin haklı davasında emperyalistlere karşı mücadele edileceği, eylemlerin Türkiye, İran ve ABD'yi hedef alacağı, bu bombalama eyleminin de bir başlangıç olduğu" bildirildi.
22 Ekim 1975 tarihinde, otomatik silahlı 3 kişi, Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği'ne girerek kapıdakileri etkisiz hale getirdikten sonra Büyükelçi'nin makam odasına girdiler. Burada Daniş Tunalıgil'e Türkçe, "Siz Sefir misiniz?" diye soran ve "Evet" yanıtını alan saldırganlar, Tunalıgil'i otomatik silahlarla taradılar. Tunalıgil, olay yerinde can verdi. 3 terörist, hızla binayı terkederek, bir otomobille uzaklaştılar.
24 Ekim 1975 - Paris (Fransa) İsmail Erez - Talip Yener

* Türkiye'nin Paris Büyükelçisi İsmail EREZ ve makam şoförü Talip YENER, büyükelçilik yakınlarında katledildi. Büyükelçi Erez'in makam aracı, yerel saatle 13.30 sıralarında Büyükelçilik yakınındaki Seine Nehri üzerindeki Bir Hakeim Köprüsü'nde pusuya düşürüldü. İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener, otomatik silahlarla taranarak öldürüldü. Saldırıyı "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi.
16 Şubat 1976 - Beyrut (Lübnan) Oktar Cirit

* Türkiye'nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar CİRİT, bir salonda otururken, Ermeni terörizminin kurbanı oldu. Saldırıyı ASALA üstlendi. ASALA ilk kez bu cinayetle adını ortaya attı.
9 Haziran 1977 - Roma (İtalya) Taha Carım

* Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Taha CARIM, büyükelçilik ikametgahının önünde iki teröristin açtığı ateş sonucu öldü. Saldırıyı bu kez "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi.
2 Haziran 1978 - Madrit (İspanya) Necla Kuneralp - Beşir Balcıoğlu

* Türkiye'nin Madrit Büyükelçisi Zeki KUNERALP'in makam aracına 3 terörist tarafından ateş açıldı. Arabada bulunan büyükelçinin eşi Necla KUNERALP ile emekli büyükelçi Beşir BALCIOĞLU, hayatlarını kaybettiler. Saldırıyı "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgüt üstlendi. Bu olayda, ilk kez bir yabancı da Ermeni teröristlerin Türklere yönelik saldırısı sırasında öldü. Makam Şoförü İspanyol Atonyo TORRES, teröristlerin kurşunlarına hedef oldu.
12 Ekim 1979 - Lahey (Hollanda) Ahmet Benler

* Hollanda'daki Türkiye Büyükelçisi Özdemir BENLER'in oğlu Ahmet BENLER, silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Olayı bu kez hem "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" hem de ASALA ayrı ayrı üstlendi.
22 Aralık 1979 - Paris (Fransa) Yılmaz Çolpan

* Türkiye'nin Paris Turizm Müşaviri Yılmaz ÇOLPAN, bir teröristin saldırısı sonucu katledildi. Bu olay, Ermeni terörizminin Paris'teki ikinci saldırısı oldu. Olaydan sonra haber ajanslarına telefon eden bir kişi, Roma, Madrit ve Paris'teki eylemlerden "Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları" adlı örgütün sorumlu olduğunu bildirerek, "Türk Hükümeti Ermenilere hak tanımadığı için Avrupa'daki Türk diplomatlarını öldürüyoruz" dedi.
31 Temmuz 1980 - Atina (Yunanistan) Galip Özmen - Neslihan Özmen

* Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği İdari Ataşesi Galip ÖZMEN ile 14 yaşındaki kızı Neslihan ÖZMEN, bir teröristin silahlı saldırısı sonucu katledildiler. Galip Özmen'in eşi Sevil ÖZMEN ve oğulları Kaan ÖZMEN olaydan yaralı olarak kurtuldular. Saldırıyı bu kez ASALA üstlendi.
17 Aralık 1980 - Sidney (Avustralya) Şarık Arıyak - Engin Sever

* Türkiye'nin Avustralya Başkonsolosu Şarık ARIYAK ile koruma görevlisi Engin SEVER, Ermeni terörizminin kurbanı oldular.
1980 yılında ayrıca; - 6 Şubat'ta Türkiye'nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen, Bern'de uğradığı saldırıdan yara almadan kurtuldu. - 17 Nisan'da Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel'in makam aracına ateş açıldı. Türel ve koruma görevlisi Tahsin Güvenç saldırıdan yaralı olarak kurtuldular. - 26 Eylül'de Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Basın Danışmanı Selçuk BAKKALBAŞI, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı.
4 Mart 1981 - Paris (Fransa) Reşat Moralı - Tecelli Arı

* Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Reşat MORALI ile din görevlisi Tecelli ARI, Çalışma Ataşeliği'nden çıkıp arabaya binecekleri sırada 2 teröristin saldırısına uğradılar. Moralı saldırı sırasında hayatını kaybederken, din görevlisi Arı, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede öldü. Saldırıyı ASALA üstlendi. Bu olay ile Ermeni terörizminin, Paris'teki üçüncü katliamı oldu. Türkiye, Türk diplomatlarını etkin bir şekilde korumadığı için Fransa'ya protesto notası verdi.
9 Haziran 1981 - Cenevre (İsviçre) M. Savaş Yergüz

* Türkiye'nin Cenevre Başkonsolosluğu Sözleşmeli Sekreteri Mehmet Savaş YERGÜZ, evine gitmek üzere konsolosluktan ayrıldıktan hemen sonra uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırıyı ASALA üstlendi. Olaydan sonra yakalanan Lübnan uyruklu Ermeni terörist Mardiros Camgozyan, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
24 Eylül 1981 - Paris (Fransa) Cemal Özen

* Türkiye'nin Paris Başkonsolosluğu ile Kültür Ataşeliği'nin bulunduğu binayı işgal eden 4 ermeni terörist, 56 Türk görevli ve vatandaşı rehin aldı. Teröristler, kendilerine müdahale etmek isteyen güvenlik görevlisi Cemal ÖZEN'i öldürdüler, Başkonsolos Kaya İNAL'ı yaraladılar. Ermeni teröristler, Türkiye'de siyasi tutuklu 12 kişinin salınarak Paris'e getirilmesini istediler. İsteklerinin kabul edilmeyeceğini anlayan teröristler 15 saat sonra polise teslim oldular. Türkiye, Fransa'yı bir kez daha uyarırken, Fransa da saldırıyı kınadı. Olayı ASALA üstlendi. Saldırıyı gerçekleştiren 4 ermeni terörist, Vasken Sakosesliyan, Kevork Abraham Gözliyan, Aram Avedis Basmaciyan ve Agop Abraham Turfanyan, 31 Ocak 1984'de Fransa'da 7'şer yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin sonucu Türkiye'de büyük tepkiyle karşılandı.
1981 yılında ayrıca; - 2 Nisan'da Türkiye'nin Kopenhag Çalışma Ataşesi Cavit Demir, oturduğu apartmanın asansöründe uğradığı silahlı saldırıdan yaralı olarak kurtuldu. - 25 Ekim'de Türkiye'nin Roma Büyükelçiliği İkinci Katibi Gökberk Ergenekon, yolda yürürken saldırıya uğradı. Ergenekon, olaydan hafif yaralarla kurtuldu.
28 Ocak 1982 - Los Angeles (ABD) Kemal Arıkan

* Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal ARIKAN öldürüldü. Arıkan'ın katili Taşnak militanı Hampig Sasunyan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
5 Mayıs 1982 - Boston (ABD) Orhan Gündüz

* Türkiye'nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan GÜNDÜZ, uğradığı silahlı saldırıda öldü.
7 Haziran - Lizbon (Portekiz) Erkut Akbay - Nadide Akbay

* Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut AKBAY otomobilinde uğradığı silahlı saldırıda öldü. Otomobilde bulunan eşi Nadide AKBAY, yaralı olarak kaldırıldığı hastanede bir süre sonra yaşamını yitirdi.
27 Ağustos 1982 - Ottawa (Kanada) Atilla Altıkat

* Türkiye'nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla ALTIKAT, silahlı saldırı sonucu öldü.
9 Eylül 1982 - Burgaz (Bulgaristan) Bora Süelkan

* Türkiye'nin Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora SÜELKAN katledildi.
1982 yılında ayrıca; - 8 Nisan'daTürkiye'nin Ottawa Büyükelçiliği Ticaret Müşaviri Kani GÜNGÖR, uğradığı silahlı saldırıda yaralandı. - 21 Temmuz'da Türkiye'nin Rotterdam Başkonsolosu Kemal Demirer'e konutu önünde silahlı saldırı düzenlendi. Demirer, olaydan yara almadan kurtulurken, saldırgan yaralı olarak yakalandı. - 7 Ağustos'da ASALA'ya bağlı 2 terörist Ankara Esenboğa Havalimanında düzenlediği silahlı baskında 8 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Bu, Ermeni terörizminin Türkiye'deki ilk eylemi oldu.


ESENBOĞA OLAYI
9 Mart 1983 - Belgrad (Yugoslavya) Galip Balkar

* Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Galip BALKAR'a 2 terörist tarafından 9 Mart'ta silahlı saldırı düzenlendi. Olayda ağır yaralanan BALKAR, 11 Mart'ta hayatını kaybetti. Olayda, bir Yugoslav öğrenci de öldü. Saldırıyı yapan Kirkor Levonyan ile Raffi Aleksandr, olaydan tam bir yıl sonra 9 Mart 1984'de 20'şer yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar.
14 Temmuz 1983 - Brüksel (Belçika) Dursun Aksoy

* Türkiye'nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun AKSOY, ermeni teröristlerce katledildi.
27 Temmuz 1983 - Lizbon (Portekiz) Cahide Mıhçıoğlu

* Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği, 5 Ermeni terörist tarafından basıldı ve bina içindekiler rehin alındı. Baskın sırasında büyükelçilik Müsteşarı Yurtsev MIHÇIOĞLU'nun eşi Cahide MIHÇIOĞLU hayatını kaybetti. Portekiz polisi, düzenlediği operasyonla rehineleri kurtardı, 5 teröristi de öldürdü. Saldırıyı, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi. Örgüt, teröristlerin öldürülmesi nedeniyle Portekiz Başbakanı Mario Soarez'i ölümle tehdit etti.
1983 yılında ayrıca; - 16 Haziran'da İstanbul Kapalıçarşı'da bir terörist tarafından halkın üzerine ateş açıldı. Olayda 2 kişi öldü, 21 kişi de yaralandı. Saldırgan, olay yerinde öldürüldü. Olayı bir ermeni teröristin yaptığı anlaşıldı. - 15 Temmuz'da THY'nin Paris Orly havalimanındaki bürosu önünde bomba patladı. Olayda, 2'si Türk, 4'ü Fransız, 1'i Amerikalı, 1'i de İsveçli olmak üzere 8 kişi öldü, 28'i Türk, 63 kişi de yaralandı. Bu olay tarihe "Orly Katliamı" olarak geçti.
28 Nisan 1984 - Tahran (İran) Işık Yönder

* Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye YÖNDER'in eşi, İran ile Türkiye arasında ticaret yapan işadamı Işık YÖNDER, bir ASALA militanı tarafından öldürüldü. .
20 Haziran 1984 - Viyana (Avusturya) Erdoğan Özen

* Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi Erdoğan ÖZEN, otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Olayı, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi. .
19 Kasım 1984 - Viyana (Avusturya) Evner Ergun

* Türkiye'nin BM Temsilciliğinde görevli Evner ERGUN, aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldü. Bu olayı da, "Ermeni Devrimci Ordusu" adlı örgüt üstlendi.
1984 yılında ayrıca; - 27 Mart'ta Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Ticaret Müşavir Yardımcısı Işıl ÜNEL'in otomobiline bomba yerleştirmeye çalışan bir terörist, bombanın elinde patlaması sonucu öldü. - 28 Mart'ta yine Tahran'da Büyükelçilik Başkatibi Hasan Servet ÖKTEM ve Büyükelçilik Ataşe Yardımcısı İsmail PAMUKÇU, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda yaralandılar.

KAYNAK: İLGİLİ TARİHLERDEKİ ANADOLU AJANSI BÜLTENLERİ VE HÜRRİYET GAZETESİ (EKİM 2000)


NOT: BU YAPILAN SUiKASTLERiN HARiCiNDE TüRKiYE'DE BiR ÇOK SAĞCI VE SOLCU ÖRGÜTLERİN iÇERiSiNE SIZMIŞ ERMENi VE KüRT TERÖRiSTLER ÖNDE GELEN BEYİN TAKIMI DEDiĞiMiZ VE NÜFUZLU BiR ÇOK TüRKiYE CUMHURiYETi DEVLETi VATANSEVERiNi KATLETMiŞLERDiR.

BU KATLEDİLEN ŞAHISLARIN BiRÇOĞU AVUKAT,HAKiM,SAVCI,EMNİYETÇi,DOKTOR,ÖĞRETMEN VE ÖĞRETiM GÖREVLiSi V.B MESLEKTEKi VATANDAŞLARDIR.


Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

18 Ocak 2007 Perşembe

Türkiye`deki Petrol Neden Çıkarılmıyor ?




Türkiye`deki Petrol Neden Çıkarılmıyor ?

Enerji Eski Bakanı İhsan Topaloluyla 1960`lı yıllarda dünyanın bu cografyasında oynanan petrol oyununu ve mücadelesini dile getiriyoruz. Aynı zamanda günümüzle bağlatılarının olup olmadığını sizlere sunuyorum.

Kendilerinden başka kimse Siyonistleri sevmez. Sapkın bir anlayışı din haline getirdiklerinden dolayı. Ancak herkes zekalarını ve gayretlerini takdir eder. Sebat ve sadakatle öylesine bu sapkın davaya hizmet ediyorlar ki; bir avauç adam dünyayı parmağında oynatıyor. Dünyanın birçok yerinde gerçek iktidarlar onlar. Gerçi yıkmak yapmaktan çok kolaydır. Bin usta bir binayı belki bir yılda yapabilir ama bir çocuk dahi bir binayı bir anda yıkabilir. Yaptıkları iş sadece insan kalbindeki ve beynindeki şeytanı açığa çıkarmak. O tahtına oturdu mu, insanı bulabilene aşk olsun...

Kainat açlık ve tokluk dürtülerini kontrol altına alanlar tarafından yönetiliyor. Önce bedeni açlık, sonra kalbi açlık sonra da zihinsel açlık . Oysa nefs denilen duygular – çipi- üç aşamalı bir imtihandan geçip sadece üçüncü de; yani açlık imtihanına dayanamayıp boyun eğmemiş miydi Yoktan Var Edene?! Hal böyle olunca bedeni açlığı doyurma mekanizmalarını ele geçirmekle başlıyor işe şeytansı stratejistler; önce mideyi, sonra kalbi sonra da beyni dolduruyorlar cana can katan bataklık gülleriyle...

Emperyalizmin Truva atlılarına karşı 60’lı yıllar Türkiye petrol mücadelesini araştırırken; konuya kendimce hep bu mistik-felsefik açıdan baktım. Zira dünyadaki oyunlardan ancak en ciddi oyunlardan biriydi bu petrol oyunu. Kim sahip olacak-nasıl sahip olaca; kim işletecek-kimlere rağmen işletecek?.. Tanrısal güç dedikleri paraya bu kara altın üzerinden kim sahip olacak? Sonrası mı Tanrı olmak elbet. İçlerindeki nefis denen mekanizmaya başına gelebilecekleri bilse de bunu isteyebilme yetkisi verilmiş. Ve şimdi onlar Tanrı-lar oldular. Bu derece madde karşısında uşaklaşmış varlıkları karşılarında bulduklarından dolayı da çok da zorlanmadılar..

Ancak birileri hariç; yaptığı iş her ne olursa olsun mesleğini-görevini vatan-milet-namus aşkına “misyon mesleği” haline getirenler de var. İşte Türk Milli Petrol Tarihi sahasında bu misyonu yerine getiren efsane genel müdürle ve aynı zamanda Enerji Eski Bakanı İhsan Topaloğlu’yla 60’lı yıllarda dünyanın bu coğrafyasında oynanan petrol oyununu ve mücadelesini konuştuk; geleceğin Büyük Türkiye’si ve boyunduruğu kıracak ADANMIŞLAR için...
- Türk Petrol tarihinde sizden efsane genel müdürü olarak bahsediliyor... Türkiye petrolleri için bu derece mücadeleye değer mi?..

- Türkiye’nin değil petrolü için bir çalısı için bile bir ömür vermeye değer... Türkiye’de petrol 1940’da MTA tarafından Raman Dağı’nda bulundu. Bu dağlar kilometrelerce uzanan bir petrol rezervine sahiptir. Türkiye’de petrol varlığı Raman Dağı başta olamka üzere diğer bölgelerde de ispatlanınca Türkiye’nin mevcut petrol ihtiyacı da göz önüne alınarak 1954 yılında kabul edilen petrol kanunundan sonra Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kuruldu. MTA Genel müdürlüğünün ardından 9 Mayıs 1960’da TPAO Genel Müd. Atandım. Petrol aramalarında yabancı sermayeye ihtiyaç olduğu açıklandığında gerekçe olarak söylenen şuydu, aramalar için yeterli paramız yok. Bir de teknik eleman yok.

Bu ciddi bir gerekçe miydi?..

- Teknik eleman ihtiyacı eksikliği doğrudur. 1933’te MTA kurulmadan önce yurtdışına birçok eleman gönderilmişti ancak TPAO kurulduğunda sadece 5 tane petrol mühendisi vardı. Genel Müd. olduğumda ilk tespitim bu oldu ve bunun içinde ilk icraatımız teknik eleman yetiştirmek oldu. Diğeri de kaynak bulmak. İlk olarak yurtdışına jeolog, rafinerici, petrol mühendisi olarak yetiştirmek için elemanlar yolladık. Kaynak yaratmak 1961 yılında amacıylada Petro-Kimya Sanayiini kurduk.Batman İskenderun Boru hattı , TÜPRAŞ rafinerisinin kurulması , İzmir Aliağa rafinerisinin temellerinin atılması hep bu kaynak oluşturulmasıyla faaliyete geçirilmişti. Niyetimiz milli petrol şirketimizi uluslararası sahada en iyi yere getirmek , güçlü bir şirket kurarak petrol meselesini kökünden çözmekti. Tam bu faaliyetleri organize edip meyvelerini almaya başlamıştık ki görevden alındım..

- Rahmetli Prof. Dr. Muammer Aksoy’da sizinle beraber mi görevden alındı...

Muammer Aksoy meselesi şudur. Muammer Aksoy’u ben 1943 yılında ben Züric’de okurken oda doktara yapmaya gelmişti orada tanışştık ve sonra dost olduk. 1959 yılında yapılan anlaşmalarla 1961’de Kalteks’le yapılar anlaşmalarla İPRAŞ Rafinerisi kuruldu yüzde 51’i TPAO’nun yüzde 49’u CARTES’in bunun yanıda ATAŞ Rafinerisi kurulmuştu. ATAŞ’taki ortaklar da Shell, Mobil ve BP yanında CARTEKS’ten oluşuyordu. 1962’de ATAŞ Rafinerisi faaliyete geçtiki İpraş’tan birkaç ay sonra. Bunlar petrol ithal ederek çalışacak rafinerilerdi Halbuki Türkiye Petrollerinin Batman’da bir rafinerisi vardı bu rafineri yerli hammadde kullanıyordu. Bu rafinerinin kapasitesi 500 milyon tondu, o zaman için ülkenin ihtiyacı ise 2.5 milyon tondu. 2 milyonluk bir açık olmasına rağmen yine de çıkarılan mevcut petrolü yabancı şirketler yurtdışına ihraç etmemizi istiyorlardı. Aramızda çıkan bu münakaşalar sonrası ben mevzuyu bilen iyi bir hukukçu aradım. Memlekette bu konuyu bilen hukukçuların çoğu yabancı şirketlerin müşavirleriydi. Tam o günlerde ne yapacağımı düşünürken Muammer Aksoy beni ziyarete geldi. Kendisine mevzu problemleri anlatınca verdiği dosyaları incelemek üzere gitti. Ertesi gün haklı olduğumu söyleyerek bu işi vatan meselesi adlettiğinden ücretsiz yapacağını söyledi. Böylelikle de Muammer Aksoy petrol işine girdi.

- Zamanın enerji Bakanı Fethi Çelikbaş’ın bu milli duruşa tepkisi nerelerden kaynaklanıyordu?..

Az evvel bahsettiğim Batman Rafinerisinin kapasitesinin artırılıp yurtdışına petrol ihraç etmesi istendiğinde mevcut tesislerin bunu kaldıramayıp çalışmaların sekteye uğrayacağını raporlayıp Baknlığa müracaat ettik. Petrol Kanunu’nda bir madde vardı; böyle ihtilaflı durumlarda bakarlık bir komiser seçer, tarafları dinleyip inceleme yapar bakanda o rapora göre karar verir. Neticede bakanlık önce bize daha sonra da yabancı şirketlerden yana tavır alarak onların lehinde karar verdi. Bu kararın iptali için Danıştay’a müracaat ettik... 1963’te malımız satılmıyor diye rafineri duracak hale geldi. İş merhum İnönü’ye intikal etti. İnönü’da rafinerinin ürettiği mallar tüketilmeden yurtdışına ithal edilemeyeceğine karar vererek bu dönem için meseleyi halletti.

- Sizin o dönemde başlattığınız milli petrol politikaları sürdürülseydi Türkiye ne aşamada olurdu?..

Sadece yurtiçinde değil yurtdışında da birçok bölgede hatırı sayılır üretimlerimiz olurdu. Zira bizim amacımız TPAO’yu dünyanın en sayılı petrol arama ve üretme şirketi haline getirmekti ki bunu bir anlamda başarmak üzereydik...

- Yurtdışında dediniz TPİC, TPOC gibi kuruluşlarla bu yapılıyor ancak daha ülkemizin rezervleri ciddi manada araştırılmadan yurtdışına çıkmanın bir hedef saptırma olduğu şeklinde ciddi tesbitlerimiz var...

Türkiye’de cepler halinde halen daha bulunabilir ancak Kerkük yatakları gibi bir petrol çıkacağını sanmıyorum, tabi o günkü teknik imkanlarla söylüyorum...

- Tabii sizin zamanınızda sadece oldukça masraflı olan sondaj denilen delme çalışmalarıyla petrol aranabiliyordu. Oysa günümüzde uydular vasıtasıyla radyoskopik optikgözlerle yerin altı denizin altı gibi rahatlıkla görülebiliyor. Ayrıca Shell’in Türkiye’de 20 yıl genel Müd. Yapan Anthony Hage, „Petrol işiyle uğraşan hekes bilirki Türkiye 5000-6000 metre derinlikte bir petrol denizinin üzerinde oturuyor...“

O zamanlar ortalama olarak 3 bin metrelere kadar inebiliyorduk. Haliyle 5000 metreye kadar inebilmeye bizde istiyorduk. Burada size katılıyorum Türkiye’nin jeolojik haritasından dolayı yerin 5 bin 6 bin derinliğine kadar inilmesi gerekir. Tabii Arabistan’ın jeolojik yapısı gibi biz ona şilt gibi diyoruz değildir...

- Bir profesör Türkiye’nin yeraltı yapısı adete sıkılmış bir çamaşır gibidir şeklinde bir benzetme yapıyor...

Bakla düğümü gibi kesik kesiktir. Cepler teşikkül etmiş bazı petroller aşınıp gitmiş. Yani Arabistan’daki petrol tabakaları Türkiye’de yok. Haliyle sizin de söylediğiniz gibi daha derinlerde aramak gerekir. Tabii bu kadar derinlerde bir iki sondaj yapıldı ama kafi gelmedi.

- Halihazırda Türkiye’nin 1 tane 6 bin, 4-5 tanede 5 bin metre civarında kuyusu var, oysa bu rakam ABD, Rusya hatta Tayvan gibi ülkelerde yüzleri buluyor... Hatta Brejnev dahi bir ara Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a Türkiye’nin 5-6 bin metre derinliklerinde petrol tesbit ettiklerini istersek beraber çıkarabileceklerini teklif etmiş...

Tabiki şimdiki imkanlarla yapılamayacak işler yok gibi. Türkiye Petrolleri temelini attığımız çalışmaları devam ettirseydi bugün bunları 40 sene sonra konuşmuyor olacaktık. Türkiye’nin milli tarihiden 40 seneyi almanın vehametini bunun halka yansımalarını gereke ekonomik gerekse eğitim olarak düşünmek bile bir facia!.. Bugün sadece Türkiye’nin içinde ki petrolü konuşmak biryana biz yardımcım Özer Derbil Bey’le beraber İran’ın Azerbaycan sahasında bize petrol kuyuları açma imkanı verirler mi diye. Yani daha o zamandan değilTürkiye yurtdışın dahi sayılı birpetrol şirketi olma planlarımız ve teşebbüslerimiz vardı. Güçlü bir şirket olduğunruz zaman içerde ve dışarda istediğimiz aramayı yapabilirdik. Ama maalesef büyük bir Holdig haline gelecek Türkiye petrollerini dağıttı.

- İGDAŞ, ATAŞ, İPRAŞ gibi kurumlarla birbirinden tutarsız ve ehilsiz kadrolarla milli petrol merkezleri sadece memurin vazifelerin yürütüldüğü yerler hale getirildi...

Evet maalesef buralar sadece akaryakıt dağıtan yerler olarak hizmet ediyor...

- Ben burada meseleyi en başına çekeceğim. Bu 1954’de Amerikalılar tarafından Türkiye’ye sokuşturulan Petrol Kanunundan bahsetmenizi isteyeceğim...

1952’de Demokrat Parti zamanında alınan bir karar neticesinde yabancı şirketlere istedikleri imkanı vermek maksadıyla 1954 yılında ilan edilen bir kanundur. B ukanun çıkarılırken Maksbell adında bir hukukçu bulundu o hukukçunun tertiplediği bir kanundu bu. İlk tasarısı bizim açımızdan o kadar ağırdır ki hemen hemen her karar Türkiye’nin aleyhinedir. En ufak bir ihtilafta dahi Türkiye’nin elini kolunu bağlayacak yasalar mevcuttu. Biz bunun bir kısmını bertaraf edebildik.

- Bu kanunun akabinde sanki bir başka ülkenin topraklarında ortaklık kurulmuiş gibi Sivas ve Erzurum Bölgelerinde niye arama yapamadık?..

Beşinci ve altıncı bölgeler. Urfa ve Antep bölgesinde mesela arama yapamazdık. Memleket bölgelere ayrılarak sadece bu kanundan önce petrol bulunan (Batman gibi) bölgeler aramaya açıldı. Hatta bizim Batman sahalarımızın dahi etrafını Mobil adeta çember altına almıştı.

- Erzurum ve Sivas Bölgelerine yani beşinci ve altıncı bölgelere niye giremedik.


Burası 4. bölgeydi, buraları yedek tuttular o zaman tamamen açmadılar. Petrol bulunursa oralar daha da kıymetleneceğinden planlama yapmadan buralarda petrol arama faaliyetlerine girilemedi.

- Burada bir kez daha ısrar edecem. Yolda taksisine bindiğiniz şoför daha önce Amerikalı şirketlerle petrol aramış, bir süre sonra kuyu kapatıldığından işsiz kalmış. İnşaatçı birisi babadan kalma madenini mevzuattan dolayı kapatmak zorunda kalmış kısaca nalburundan-akademisyenine kadar herkes bu topraklarda petrolün üzerinin niye kapatıldığını biliyor ancak müdhil olamıyor...

Mesele şu petrol aramaları petrol dairesi ekiphleri tarafından kontrol edilir. Petrol Mühendisi veya teknikeri böllgeye gider raporunu verir, ancak bunu gerçekleştiremediler. Mesele Batı Raman Petrolünü biz 1961 yılında keşfettik. Batı Raman’ın Doğu’su bizde Batı’sı Mobil tarafından sondajlandı. Daha sonra 12 gırabiteli ağır petrol haliyle ekonomik değil diye işletmek istemediler. Onlar daha çok bol karlı rezervlere ilgi duyuyorlar. Burada bazı yerlerin üzeri kapatılırken bazılarının da kendilerine göre çok karlı olmamasından dolayıda işletilmediği de oluyor. Ancak şunu itiraf etmek gerekir ki, bu şirketleri kontrol edemiyorduk, söylenenler ne derece gerçek bugunkü imkanlarla çok daha iyi anlaşılabilir...

- Elimizde yok dedikleri yerlerle ilgili dökümanlar ve fotoğraflar var. Ayrıca gazetelere televizyonlara yansımış binlerce haber de var. En önemlisi bu bölgelere uzman ve gazetecilerle gidilip mesele yerinde araştırılmıyor. Devlet televizyonları verdiğimiz tekliflere dahi kaale almıyorlar. Isparta Eğirdir’de 63 yıldır bu konuda aşındırmamış kapı bırakmamış Özhan Yiğitbaşı adında bir adamcağız vardı...

Bu sahalarla ilgili birkaç yıl evvel bir dostum beni arayıp bu konuda müsbet bir durumdan bahsetti hatta Batı’da İzmir Bölgesi’nde ciddi bir bölge var dedi, ancak bir daha arkası gelmedi, haliyle bilemiyorum kendi zamanımdan bu yana o kadar yıl geçti ki son gelişmelerden haberim yok...

- Her halinizden ciddi bir küskünlük yaşadığınız belli oluyor. Niye sizinle başlayan milli petrol politikasına hükümetler bir türlü destek vermedi -sanki bu konulara bulaşmayacaklarına yemin vermiş de iktidar olabilmişle gibi (!)- benim asıl öğrenmek istediğim mevzuu bu...

Benim bulunduğum dönemde İsmet Paşa gibi bir devlet adamı vardı. O devlet adamı olmasaydı kendi hükümetinde dahi beni daha 1963 yılında Enerji Bakanı Fethi Çelikbaş görevden alacaktı.

- TPAO’nun başında kaç yıl görev yapabildiniz...
9 mayıs 1960’dan, 25 Aralık 1965’e kadar. 5 yıl 8 ay.
- Sizi görevden alan AP hükümeti oldu...
EVET...
- Akabinde neler oldu?
1966’da Milletvekili olarak seçildim. Mücadelemi meclis çatısı altında sürdürdüm. Halk Partisi adına bu konuyla ilgili olarak 7 defa görüşme yaptım. Tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz gibi petrollerimizün de çok önemli milli değerler olduğunu ve devletin kontrolünde değerlendirmeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. Daha siyaset oyunlarıyla da siyaset dışında kaldık. Muammer Aksoy’la birlikte çok mücadeleler verdik ama büyük şirketler galip geldi. Bu arada bir hatıramı anlatayım. Biz bu mücadeleleri verdiğimiz sırada Amerikan büyükelçiliğinin bir kokteyline davet ediliyoruz. Burada Amerika’nın petrol politikaları takip eden iki adamdan biri olan zat, beni görünce Mösye Rockefeller’de gelmiş dedi. Ben de bunun üzerine Hayır rockefeller değil ama Enrico Mete diyebirsin dedim. Bunu şunun için söyledim bu adam İtalya’da AGİP denen dağıtım şirketini özelleştirmek amacıyla getiriyorlar fakat bu kararın milli olmadığını görüyor ENİ adlı bir şirket kuruyor. ENİ o meşhur 7 Kızkardeş denen petrol şirketleri kadar büyük bir şirket haline geliyor. Maalesef bu adam daha sonra bir uçak kazasında ölüyor.
- Bu meçhul ölümleri Türkiye’den de pek iyi biliyoruz...
Petrol tarihine bakarsanız İskoçya’da bir toplantı oluyor. İngilizce okunduğu gibi söylüyorum bu anlaşmanın adı AŞNAKARİ anlaşmasıdır. Biliyor musunuz bu toplantıyı...
- Henüz değil...
-Bu toplantıda alınan kararlarla dünya petrol sahalarınıo ülke ricalini olduğu gibi halklarını da hiçe sayarak aralarında paylaşırlar. Toplantınan net ve kesin şu karar çıkar ve tatbik edilir; milli şirketler kesinlikle yaşatılmayacak.Eğer güçleri yetmezse dağıtmaya bu defa ortak olunacak.Bu paylaşımın bize düşen taksimatı gereği uzun yıllar Türkiye’ye BP, SHEL, MOBİL (O zamanki adı STANDART OİL COMPANY) dışında petrol şirketi gelmez. Avrupayı’da böyle aralarında paylaşmışlardır. Ayrıca bu anlaşmada o kadar enterasan bir madde vardır ki, eğer bu şirketlerden biri zarar ederse bu şirketin zararı hemen karşılanıp ayakta kalması sağlanacaktır.
- Şimdi burada mütthiş bir madde var. Milli şirketler yaşatılmayacak, başarılamazsa ortak olunarak kontrol altına alınıp dağıtılacak veya atıl duruma getirilecek vs. Peki bunu da yapamadıklarına milli düşüncenin aksinde ihtilaller mi yapılacak?.. İran’da Musaddık rejimini yıktıkları gibi.
-İran’da Musaddık rejimi yıkıldı, Güney Amerika’da darbe üstüne darbe oldu.
- Türkiye’de Prof. Dr. Muammer Aksoy, Raif Karadağ, Altan Duransoy gibi bu meseleyi gündeme getiren insanlarda halkın bilmediği ancak “ciddi kaynakların” bildiği suikastlere kurban gitti...
-Bu konuda her türlü faaliyeti göstermişlerdir. Bu konuda İran en güzel örnektir...
- Haliyle sizin görevden alınmanızı da -bir takım işbirlikçilerle (!)- onlar yaptılar...
-Beni kolay hallettiler. Adalet Partisi’nin hükümete gelmesiyle 5 genel Müdür’de görevden alındı.
- Konuyu tekrar ABD menşeli 1954’teki Petrol Yasasına getereceğim. Ruhsat mevzusunda da ciddi bir –kazık- yemişiz. Petrol bulunan bölgelerde 8 Ruhsatın dışında ruhsat alamıyorduk..
-Onlarda alamıyorlardı ama minareyi çalan kılıfına uydurmayı tabi ki düşünmüştü. Başka şirketmiş gibi yan şirketler kurarak ruhsat sayılarını artırıyorlardı. Oysa biz bu sahada tekiz, tek olduğumuz gibi herşeyimiz açık.
- Bir de şöyle bir hinlikleri var. Ruhsatı alırken şart olan 2 yıllık süre içersinde arama miadının dolmasına yakın ruhsatlarını bir başka şirkete (aslında yan kuruluşlarına) devrettikleri. Böylelikle de bu yerleri sürekli olarak bu günde konuştuğumuz gibi sürekli atıl bırakıyorlar. Var mıydı yok muydu muhabbeti de buradan kaynaklanıyor...
-Bu doğrudur, yapılabiliniyor...
- Hatta gecikme olduğunda cezanın 40 dolar gibi çocuklara verilen bir harçlık miktarı olduğundan bahsediliyor?..
Şu anda bu durumu bilemiyorum..
- Sizin döneminizde en son kaç metreye kadar inmiştiniz...
5000 bine kadar indiğimiz kuyu vardı. Hazro bölgesinde.
- Özellikle Mardin’deki Kireç taşlarının, Doğu Anadolu’daki bazaltların altına niye hiç girilmedi? Bilinen bir çok ayrıntı var. Buna rağmen niye UYUTULUYORUZ?!
Ben hiç uyumadım...
- (Gülüşmeler) Hocam o yüzden yanınızdayım. Uykudakiler kalktıkları zaman onlarla da görüşmek isterim...
Efendim sondaj makinalarını artırdık buna rağmen sondaj giderlerini azalttık Örneğin bir kuyu tesbit edildiğinde oraya sondaj makinalarının kurulması dahi bir ayı bulurdu. Biz bunu bir haftaya düşürmüştük. Yurtdışına eğitilmeleri için 45 tane birbirinden değerli gençler gönderdik. Bu gençler o kadar idealistiler ki birbirlerini denetlerdiler. Bu gün o gençleri araştırın bakalım kaçı yetiştirdikleri sahalarda TPAO için çalışabiliyor...

- Bakanlığınız zamanında ilk icraatınız ne oldu?.. - Bir ara Adıyaman Bölgesinde petrol bulundu. Fakat nedense burada bir çalışma yapmak yerine İskenderun Körfezinde denizde yapıldı. Oysa petrol bulununca oraya hücum edilir. Beni bakan yaptıklarında ilk işim o Adıyamandaki petrol sahasını yeniden tesbit etmek oldu. Son yıllarda en çok petrol o bölgeden çıkarıldı. Bakan olmadan evvel Başbakan Nihat Erim’e kelime kelime yazdırarak ilk icraatımın Türkiye’nin petrollerinin millileştirilmesi olacağını bu konuda adeta bir seferberlik başlatacağımı söyledim. Ancak 6 aydan sonra bu sözlerde sapma oldu ve yavaş yavaş gevşemeye başladılar. Neticede üzülerek de olsa istifa ettim. Diğer taraftan bizi oraya getiren kumandanlarda yavaş yavaş çekilmeye başlayınca iyice sahipsiz kaldım ve çekilmekten başka çare kalmadı.

Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

14 Ekim 2006 Cumartesi

Atatürk'ün Tabiriyle; Bir Fesat ve İhanet Odağı Olan Fener Rum Patrikhanesi ve Faaliyetleri

Atatürk'ün Tabiriyle
Bir Fesat ve İhanet Odağı Olan Fener Rum Patrikhanesi ve Faaliyetleri


I. Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikhanesi


Hıristiyanlığın resmi devlet dini haline gelişi İmparator Konstantin?le başlar. Konstantin 330 yılında İstanbul?da bugün patrikhane denilen dini kurumu kurar.

Başlangıçta ruhani bir kurum olarak kurulan Patrikhane İ.S. 451 yılında Kadıköy semtinde toplanmış olan konseyinde aldığı kara çerçevesinde statüsü Roma?ya eşit sayılmış ve konseyin kabul ettiği 20 numaralı kanun ile Patrikhane sadece ruhani öderlik değil aynı zamanda hükümet etme yetkisini de almıştır. O gün bugün Patrikhane her zaman bölge siyasetinde etkin bir kurum olmuş ve Osmanlı?dan bu yana 5. kol faaliyetinin en etkin oyuncularından biri olmuştur. (Beşinci kol faaliyeti bir ülkenin içinde o ülkenin bazı seçilmiş ve özel amaçlarla yetiştirilmiş yurttaşları tarafından yönlendirilen bozgunculuk faaliyetleridir)


Patrikhane Doğu (Yeni Roma) Kilisesinin temsilcisidir. 1054 yılında Batı (Roma) kilisesi ile İsa?nın Hıristiyanlıktaki statüsü üzerine dönen ve 585 Toledo konseyinden bu yana devam eden tartışmalar neticesinde birbirlerine girerler ve Roma Piskoposu ( PAPA) ?Konstantinopolis? Patriği?ni aforoz eder. Kendilerini Katolik (Evrensel) gören Roma ile kendilerini tek ve gerçek Hıristiyan gören Ortodoks Doğu Kiliseleri birbirinden koparlar.

İstanbul?da Rumlar arasında bütün kuvvet , Fener Rum Patrikhanesi ve kendilerini ?Bizans?ın varisi? olarak gören fenerlilerin elinde idi.


19. yy ?ın başında Birer Türk düşmanlığı müessesi olan Rum okulları sadece İstanbul?un değil Küçük Asya?nın bütün illerine yayılmıştı. Tümüyle Rum din adamlarının elinde olan bu eğitim kurumlarında gençlere eski Yunan medeniyeti , hayat ve kültürü öğretilir. Denetimden uzak bu okullarda Rumlar ve diğer Hıristiyanlar özgürlük ve istiklal için bilenirlerdi.

Çok erken Avrupa ile temas kuran ve çocuklarının eğitimlerini Avrupa?nın çeşitli şehirlerinde ? özellikle Fransa- almasını sağlayan fenerli Rumlar çok çeşitli alanlarda kendilerini eğiterek divan içine kendilerini yavaş yavaş soktular ve sonunda memleketin dolaylı yöneticisi oldular. Divan-ı hümayun, Derya tercümanlıkları , Başkatiplik ve Kapı Kethüdalığı , Eflak ve Boğdan voyvodalıkları onlara verilmeye başlandı , öyle bir zaman geldi ki Osmanlı Dışişleri tamamen fenerli Rumların eline geçti.

Bir yandan Rumlar bağımsızlık mücadelesinde Avrupa ve Hıristiyan dünyasını arkalarına almak isterken diğer yandan Hıristiyan Dünyası ve özellikle Rusya, Fransa ve İngiltere Rumları bir dayanak noktası olarak kullanarak Osmanlı üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istiyorlardı. Nitekim 1774 Kaynarca anlaşmasında Rusların talep ettiği ve aldığı haklardan bir tanesi Osmanlı Devleti?nin Hıristiyan tebaasını himaye hakkıdır.

Günümüzde halen Rusya Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs?ı da içine alan Ortodoks devletleri kuşağının liderliğine oynamaktadır.


Aynı şekilde Napolyon doğu Akdeniz?e yerleşerek Mısır üzerinden Hindistan?a ulaşmak için Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasını istiyordu.
Napolyon?un Avrupa?da krallık rejimine karşı giriştiği faaliyetleri İngiltere, Avusturya ve Rusya?nın menfaatlerine ters düştüğü için bu devletler hür türlü ihtilal ve isyan girişimlerine karşı çıkmışlar bu sebeple 25 sene kadar Rum isyanları sekteye uğramıştır. Bu dönemde Rumlar gemiciliğe , ticarete ve okullar açmaya daha fazla önem vererek bunlar aracılığı ile Etniki Eterya ve onun etkili mücadelesini doğuracak ortamı hazırlayacaklardır.

Fener Rum Patrikhanesi?nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;

1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa?ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.
3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol fazili krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.
4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp , Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.
6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri , halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek.Buradan komşu ülkelere satılacak.Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
8) Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör , sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek . Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya?nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.
11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.
13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.
14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek , kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.


19. asırdan itibaren Türkiye?ye yoğun olarak girmeye başlayan Avrupa sanayicileri Osmanlı İmparatorluğu?nda tabii olarak ilk etapta gayri Müslim tebaa ile ticari ilişkilere giriyordu. Avrupa burjuvazisinin sermayesi ile birlikte 1789 Fransız ihtilali sonrası Avrupa?da gelişen milliyetçilik duyguları bu tebaaya nüfuz etti. Bu ideoloji gayrı Müslimleri özelliklede imparatorluk bünyesinde Türklerden sonra ikinci kalabalık grup olan Rumları doğrudan etkilemiştir.

Ayasofya Kilisesi?ndeki resimler Fatih Sultan Mehmet (2. Mehmet) tarafından üzerine sürülen badanaların altında kendilerini nasıl muhafaza etmişse Hıristiyan gayrı Türk tebaa da Osmanlı Devleti?nin hakimiyeti altında öyle kalmıştı.

Nitekim yıllar süren isyanlardan sonra 1830 yılında gelindiğinde İngiltere, Fransa ve Rusya?nın desteğiyle Mora ve civarında bağısız bir Yunanistan devleti kuruluyordu.

Fener Rum Patrikhanesinin hayalini kurduğu Megali İdea dediğimiz Büyük Yunanistan hayali sınırlarını taa İskender?in dolaştığı toprakları içine alacak kadar büyüktür. Kaldı ki İskender Yunan asıllı olmak şöyle dursun Yunanistan?ı baştan başa çiğneyip geçmiş bir Makedonyalıdır ( aslen Arnavuttur) oysaki yunanlılar tarihte bir gün bile Makedonya?ya sahip olamamışlardır. Yine esasen Yunanlılarla hiçbir ilgisi olmayan doğu Roma demek olan Bizans?a gayrı meşru çocuk gibi bağlanmayı ifade eden ?Megali İdea? Yunan şarlatanlığının eserinden başka bir şey değildir.

Gene aynı şekilde Rum Patrikhanesine doğrudan bağlı Trabzon Metropolitliğini gayretleri ile Karadeniz?de Pontus devleti ihya edilmeye çalışılıyordu.

Karadeniz?e ?Pont Oksen? denilmesinden yola çıklarak miladın 65 senesine kadar evam etmiş bir Pontus adında Rum devletinin olduğu öner sürülmektedir. Easında bu devlet Yunanlılar tarafından değil İran Şehinşahı Birinci Dara tarafından kurulmuştu. En meşhur hükümdarı Mihridat olup ?adalet güneşi? demek olan bu Farsça ad dahi bu devletin Rumlukla lakası olmadığını ispatıdır. Easen Rum olsa bile unutmamak gerekirki bu söz Roma?da bozmadır . Yani Rum Grek demek değildir. Doğu Roma yani Bizans halkını ifade eder.

II 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Esnasında Fener Rum Patrikhanesi:

İstanbul Fener Rum Patrikhanesi , Mondros mütarekesinden sonra İtilaf kuvvetlerine hitap eden bir beyanname neşrederek Türk Vatanın İşgal edilmesini istemişti.

1 Eylül 1918?de yayınladığı bir başka beyanname ile Yunan Ordusu?nun Türklere karşı muzafferiyetlerini överek yerli Rumların filen Yunan ordusuna katılmasını emretmiştir. Mütareke yıllarında Patrikhane kararıyla Türk topraklarındaki Rum okullarında Türkçe okutulması yasak edilmiştir.

VENİZELOS?UN SÖZLERİ
?Bana verilen ve daha sonra da bazı tecelliyatı ile hakikate tamamen intibak ettiği de tespit edilmiş olan teminata göre , Memalik-i Osmaniye?de mevcut ve Rumların meskun bulunduğu bir cümle küçük, büyük şehirler ve kasabalardaki kiliseler ve Rum mektepleri , tamamen birer silah deposu haline getirilmişlerdir. Bu sonuç için o bölgede yaşayan Rumlar büyük bir cesaret ve basiret göstermişler ve Türkler?in mabetlerine olan hürmet ve mahalli mekteplere bahşettikleri dokunulmazlıktan istifade etmişlerdir. İzmir işgaline tekaddüm eden günlerde İstanbul?daki Fener Rum Patrikhanesin?den gelen bir heyet gelip beni gördü. Karadeniz sahillerinde müstakil bir Rum devleti kurmak için derhal faaliyete geçmek kararında bulunduklarını , milis alaylarını harekete geçirmek için sadece Yunan zabitlerini beklemekte olduklarını bana iblağ etti. Heyetin sahip oldukları serveti öğrenince miktarı beni hayrette bıraktı. Kendilerini sahip olduğu altının mevcudu o anda Yunan hükümetinin sahip olduğu altın yekunundan fazla idi.?

NUTUK
?Bundan başka , memleketin her tarafında , anasırı Hristiyaniye hafi, cel, hususi emel ve maksatlarının temini istihsaline , devletin bir an evvel , çökmesine sarfı mesai ediyorlar.
Bilahare elde edilen mevsuk malumat ve vesaik ile teeyüdettik ki , İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden Mavri Mira Heyeti vilayetler dahilinde çeteler teşkil ve idare etmek , mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Salibiahmeri , resmi muhacirin komisyonu ; Mavri Mira Heyeti?nin teshili mesaisine hadim. Mavri Mira Heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilatları , yirmi yaşını mütecaviz gençler de dahil olmak üzere her yerde ikmal olunuyor.? (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , I , Ankara , s. 2)

Gene Nutuk?ta bu heyetin doğrudan Venizelos?tan talimat aldığı ve liderinin Patrik vekili Droteos olduğu ve İstanbul Patrikliğinin ve Yunan Konsolosluğu?nun silah deposu haline getirildiği anlatılmaktadır. (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , III , (belgeler) 1.)


LOZAN

Lozan?da İnönü İngiliz diplomatı Lord Gürzon?un ısrar ve ricalarına boyun eğerek
?Ruhani alanda faaliyet göstermesi kaydıyla? İstanbul?da kaldı yoksa Fener Rum Patrikhanesi Aynoroz Adası?na nakledilecekti.

III Cumhuriyet Sonrası Fener Rum Patrikhanesi

Büyük Yunanistan , Megoli Edia ? Enosis İstanbul, Kıbrıs ve Egeyi Kapsar.

(1982 Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merküri?nin dağıttığı harita)

Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik politika ve stratejilerini özellikle 2000 yılından sonra çok yönlü olarak ele almak gerekir. Yunan devlet adamları ve basını, Megalo İdea'ya yeni bir yorum getirmiş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile bir ortak savunma doktrini geliştirmişlerdir. Rusya, Bulgaristan Suriye, İran Ermenistan ve Arnavutluk ile askeri işbirliği antlaşmaları imzalamışlar ayrıca Balkanlarda Sırplar ve Rusya Ortodoks ittifakı oluşturmuşlardır. Özellikle bölücü PKK terörüne destek vermişler, bütün bunların yanında argüman olarak Fener Rum Patrikhanesi, Heybeli Ada Ruhban Okulu ve Pontus davalarını ön plana çıkarmışlardır

Günümüzdeki Heybeliada ruhban Okulu ve Bartelemeos?un Ekümenik olma isteği bu çerçevede yok olmak üzere olan Ortodoks nüfusuna rağmen Türkiye?nin egemenliğini tanınmama gayretinin sembolüdür.
Fener Patriği için istenen ?Evrensel Ekümenik Patriği? ünvanı bir devletin başı yada başkanı anlamında olduğuna göre Fener Rum Patriği acaba kurulacak hangi devletin başına düşünülmektedir ?
Türkiye'yi "kuşatma"ya ve uluslararası sistemden soyutlamaya yönelik bu hareketin önemli bir unsuru olarak gündeme getirilen Fener Rum Patrikhanesi, 1990'dan itibaren şu dört önemli hedefi gerçekleştirmek için açıkça çalışmaktadır:
1. Ekümenik unvanını alarak, 1500-2000 kişilik bir cemaatin "Azınlık Kilisesi"nin dini makamı olmaktan çıkarak, Vatikan benzeri devlet içinde devlet niteliğinde bir makam haline gelmek.
2. 1971 yılında kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmak

1971'de okulun bir Türk üniversitesine bağlanmasına karşı çıkılarak kapatılmasının gerçek sebebi milli mücadele dönemindeki ataları gibi Patrik Athenegoras, Metropolit Emilyanos, ,Makarios gibi Türkiye alehinde faaliyet gösteren militan Papazların hep , Heybeliada ruhban okulundan mezun olmalarıyla açıklanabilir. .


3. Ayasofya'nın tekrar kilise haline getirilmesi ve Ortodoks ibadetine açılması.
4. Patrik seçimlerinde, T.C. vatandaşı olma zorunluluğunu kaldırtmak.

Yunanistan'da devlet başkanı statüsünde askeri törenlerle karşılanan ve gene Yunanistan?ın sağladığı Bizans sembolü olan çift başlı kartal amblemi taşıyan özel bir uçakla Vatikan'a giderek Papa 2. Jean Paul ile görüşen, , ABD Başkanı Clinton tarafından Devlet Başkanlarına düzenlenen bir protokolle ağırlanıp adı New York'ta sokaklara verilen ve Amerika'da, ilk kez George Washington'a verilmiş bulunan Amerikan Kongresi Onur Madalyası ile ödüllendirilen ,bütün bu gezilerde de Türkiye'yi dünyaya şikayet ederek , Türkiye?de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz? diye veryansın eden Fener Rum Patriği Bartholomeos'un 1500-2000 kişilik cemaati olan bir kilisenin başkanı olmadığı açıktır.

İngiltere Prensi Philip'in(Philip aslen Yunan'dır) başkanı olduğu Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın Patmos Adası'nda düzenlenen ve Bizans ikonaları konusunda araştırma ödülü alan ?Vahiy ve Çevre Sempozyumu", çevrecilik maskesi altında Venizelos gemisiyle Karadeniz?de Pontus Devleti'ni ihya etmeye amacını güden "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu" , Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği "Hoşgörü" toplantıları gibi etkinlikler, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un gizli niyetleri ve asıl görevi hakkında bize çok net bir portre çizmektedir. .

a) Vahiy ve Çevre Sempozyumu (23 Eylül 1995)
Tören günü Patmos Adası, Doğu Roma ve Yunanistan bayraklarıyla donatılmıştı. Patriği, Patmos Adası'na götüren Yunanistan'ın tahsis ettiği "Aleksandros" (İskender) adlı yat, Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra iki adet Yunanistan muhribi tarafından karşılanmış ve törenin yapılacağı adaya kadar refakât edilmiştir .

Patrik, Devlet Başkanı protokolüyle karşılanmış, 21 pare top atılmış, Yunan marşı çalınmış ve bir Korgeneralin eşlik ettiği askeri kıtayı teftişi sırasında, askerleri selamlarken, elindeki haçı havaya kaldırarak onları takdis etmiştir .


Ertesi gün, 24 Eylül 1995 sabahı bir manastırda yapılan çok gizli toplantıya yalnızca Avustralya, Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi, Sırbistan, Orta Doğu ve Afrika'daki Ortodoks kiliselerin Patrik ve Başpiskoposları katılmışlardı. Toplantının yapıldığı bina askeri kordon altına alınmış ve hiç kimse yaklaştırılmamıştı .
b) Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997)
Sempozyum, Giritli bir armatöre ait olan Yunanistan bandıralı El. Venizelos Gemisi'nde gerçekleşmiş ve ilk durak olarak Trabzon Limanı seçilmiştir
Batum, Novorossisk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik limanlarında da birer oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyum, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun Başkanı Jacques Santer ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'nun himayesini sağlamıştır.
Yunanistan, 35 yıl aradan sonra ilk kez Selanik'e gelen bir Fener Rum Patriği'ni "devlet töreni" ile karşılayarak, Patrikhane'nin Ortodoks dünyasına yönelik projesine destek verdi. El. Venizelos, Adalar Denizi'nde Yunanistan karasularındayken, iki adet Yunanistan savaş gemisi de gece yarısı selam durarak gemiye bir süre eşlik etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, Selanik'teki devlet töreninde : "Ortodoks Kilisesi'nin günümüzün dünyevi sorunları ile de ilgilendiğini ispat ediyorsunuz..." diye konuştu.
Sempozyuma katılanlar, 28 Eylül 1997 günü öğleden sonra saat:14.00'de Selanik'te Doğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan Ayios Dimitrios kilisesinde yapılan dini törene de katıldılar.
Patrik Bartholomeos'nun yönettiği dini ayinde Selanik Kilisesi'nin başpapazı Hz. İsa'nın esir İstanbul'u Türk işgalcilerin ellerinden kurtarması için dua etti ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul'daki Patrikhane'de gerçekleştirilemeyen bu ayinin Doğu Roma İmparatorluğu'nun ikinci payitahtı olan Selanik'te yapılmasının büyük anlam taşıdığını belirtti.
Bartholomeos; ayini, üzerinde çift başlı Doğu Roma kartalı bulunan altın kaplamalı bir tahttan yönetti. Patriğin ayakları altına serilen halılar ise çift başlı Doğu Roma kartalı ile bezenmişti. Patriğin tahtının iki yanında bulunan yine üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu'nun sembolleri ile süslenmiş daha mütevazi tahtlarda ise Bulgaristan, Sırbistan ve diğer bazı Balkan ülkelerinin başpapazları oturmaktaydı. Kilisede yaratılan görüntü Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu ve ona bağlı Balkan ülkelerindeki eyaletlerinin başında bulunan kilise temsilcilerinin bir araya gelişleri şeklindeydi.
1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi rektörlük salonunda bir seminer yapılıyor. Seminerin konularından birtanesi İstanbul?un Fatih?teki Zeyrek Camii?nin ?Paramikariteros? haline getirilmesiydi. Seminerde görüşülen bir başka konu ise Bizans Hipodromunun ortaya çıkarılması için Sultanahmet Camii?nin yıkılmasını isteyen Harward Üniversitesi öğretim görevlisi Jhor Sevçenko?nun teklifiydi.

Adından aslen bir Rus Ortodoksu olduğu anlaşılan Jhor Sevçenkoyu anlıyorumda 1999?da belki Turizm?e katkısı olur diye Aziz Nektorios?un Silivri?de şu an boş bir arsadan ibaret olan evinin aslına uygun şekilde inşa etmeye çalışan yerel belediyeyi anlayamıyorum. Aziz Nektorios Yunan ayrılıkçı hareketini ilk planlayıcısı ve başlatıcısıdır.

2001 yılında Ayasofya?nın ?Ortodoks? ibadetine açılması AB nezninde resmen istendi .
Merkezi İsviçre?de bulunan ?Süryani? topluluğu Türkiye?den resmen toprak talebinde bulundu (Ekim 2001) benzer bir iddia da 1999 yılında Ermenistan?dan geldi.

Yahudileri İ.S. 66 yılında kaybettikleri İsraildeki topraklarını da alacaklarını kimse ümit etmiyordu. Yahudiler tam 1880 yıl topraksız, vatansız ve devletsiz yaşadılar. Ama 18. yy dan sonra İsrail kuruldu . Yahudiler tevratta belirtlien toprakların bir kısmını aldılar ve devlet kurdular . İşte Hristiyan aleminin Türkiye üzerindeki emellerini kışkırtan sebep budur. Son 50 yıldır komünizm ile savaş edildiği için bu talep gündemde yoktu. Bu gün vardır.

Kurulan ev kiliselerinin sayısı 400?ü geçmiştir. Birtakım kişiler bu topraklarda bir ?pontus devleti? başkenti İstanbul olan bir ?Marmara Devleti?nin kurulmasını istemektedirler.

Patrikhane İstanbul?da yaşayan yoksul Rumlara ayda adam başı 200 dolar yardım yapmakta ve bu yardımlardan yaklaşık 600 Rum yararlanmaktadır.

CLINTON?UN MEKTUBU
Bu mektubu yazmadan önce Clinton Kanada ve ABD Ortodoks Kilislerini başı ve Özal?ın yakın dostu Metropolit Yokavas ile görüşüyor. Mektupta bu tür yazışmalarda geleneksel olduğu üzere Fener Rum Patrikhanesi değil tam tersine ?Church Of Greece? yani Yunanistan Kilisesi kullanılıyor.

?Coğrafi itibarla Türkiye uluslararası komşuluk açısından zır bir bölgededir ve ABD Türkiye ilişkilerini ikili olarak ve NATO aracılığı ile sürdürecektir? Bu bölgedeki gerilimi en aza indirmek için Yunanistan dahil , Türkiye?nin bütün komşularıyla birlikte çalışması Türkiye?nin yarına olacaktır. Yunanistan?la olan ilişkilerinizdeki en son gerilimi azaltmak üzere hükümetiniz tarafından bazı sembolik adımlar atılabilir. Bu konuda şu anda bazı gelişmeler kaydedilmesinin denenmesi kanaatindeyim. Bu sembolik adımlardan bir tanesi , İstanbul?daki Yunan Kilisesi ( Fener Rum Patrikhanesi?nden bahsediyor) olabilir ve bu kurumun işlerlik kazanması hususunda mevcut olan bazı zor koşulları kolaylaştırmanın yollarını göz önünde bulunduracağınız ümit ediyorum?

Rum İsyanı devam ederken Patrik Grigoryos?un Mora?da Etniki Eterya?nın ileri gelenlerinden Petro?ya gönderdiği mektubun ele geçirilmesiyle ihanetinin anlaşılması üzerine 22 Nisan1821?de Patrikhanenin orta kapısında idal edilmiştir. Bu kapı o günden bugüne yas işareti olarak hiç açılmamıştır ve bilenen adı ?Kin Kapısı? dır.

Fener Patrikleri T.C. yasaları çerçevesinde mahalli idare açısından Fatih savcılığına ve İstanbul Valiliği?ne muhataptırlar. Çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından seçilen patrik , bu makama getirildiğinin onayını validen alır.

Yunanistan kendi dini içindeki mezheplere dahi en ufak müsahama göstermezken nasıl olurda laik Türkiye cumhuriyeti içinde ikinci bir Vatikan?a izin veririz ? Nasıl olurda statüsü cami imamından yada müftüden ileri gitmeyen Rum patriği başka ülkelerde devlet töreni ile karşılanır ?

Yunanistan?da sadece Yunan- doğu Ortodoks kilisesinin yayınladığı İncil?in okunması ve okutulması serbest bırakılmıştır. Diğer İnciller , örneğin Katolik İncili?nin okutulması hatta bazı durumlarda bulundurulması dahi suçtur. Dinsel propaganda ve protesti (dinden çevirme) kanıtı olarak yorumlanabilir ve hapisle cezalandırılır.

IV. Türk Ortodoksları:

Türk Ortodoksları ellerindeki gayri menkulleri bir türlü değerlendirememekte ve Vakıflar Başmüdürlüğü ile bürokratik bir mücadeleyi sürdürmektedir. Geçmişte Türk Ortodoks Patrikhanesine ait olan bazı gayri menkuller Hazine ve Vakıflar arasında koruma amacıyla paylaştıkları için gelir kapısı onlara masraf kapısı da bu kiliseye ihale edilmiş durumdadır.

V. Heybeliada Ruhban Okulu

Heybeliada Ruhban Okulu'nun ve özellikle de bu okulun Teoloji Bölümü'nün tekrar açılmamasının hukuki dayanakları şunlardır:
- Türkiye'nin istiklal savaşı sonrasında 1924 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'nın azınlıklara imtiyaz değil sadece Müslüman Türk halka tanınan müsavi (eşit) muamele görme hakkı tanıması ve bu durumun Anayasa'nın 12. Maddesi'ndeki eşitlik prensibine uygun olması,
- 403 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun Türkiye'de dini tedrisatı cemaatlerden ve özel kişilerden alıp, devlet görevi olarak Milli Eğitim Bakanlığına vermesi,
- T.C. Anayasası'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olarak nitelenmiş bulunması ve bunun gereği olarak dini öğretim yapan özel okul açmanın ve yönetmenin yasak olması, yine aynı kanunun 28. maddesine göre bir özel okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısının, okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğrencilerin yüzde 20'sini aşmamak kaydıyla Milli Eğitim Bakanlığınca tayin olunur hükmünün bulunması,
- 625 Sayılı Kanunun 3. maddesinin 3. paragrafında 'askeri okullar, dini eğitim ve öğretim yapan özel öğretim kurumları ile emniyet teşkilatına bağlı okulların aynı veya benzeri özel öğretim kurumu açılamaz' hükmünün mevcut olması,
- Anayasanın 132. maddesindeki 'kanunda gösterilen usul ve esaslara göre kazanç amacına yönelik olmak şartı ile vakıflar tarafından devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurumları kurulabilir' hükmüne göre patrikhane bir vakıf hüviyetinde olmadığı için patrikhaneye bağlı bir özel yüksek öğretim kurumu da açmasının mümkün olmaması,
- Anayasa'nın 24. maddesinde 'din ve ahlak eğitim öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır' hükmünün bulunması,
- Lozan Antlaşması'nda ve öteki uluslararası sözleşmelerde azınlıklar için imtiyazlar değil, vatandaşlarla eşit haklar tanınmıştır. Din görevlilerinin özel okullarda değil devlet okullarında yetiştirilmesi, Anayasa, Anayasa Mahkemesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumları Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile düzenlenmiş devlet politikasıdır. Bu nedenle azınlıklara verilecek bir hak vatandaşlar arasında azınlıklar lehine bir eşitsizliğe neden olur.
T.C. Devleti, din görevlilerini bir devlet okulu olan İmam Hatip Okulları ve devlet üniversiteleri bünyesindeki İlahiyat Fakülteleri'nde yetiştirmektedir. Eğitim-öğretim faaliyetleri devletin denetimi ve gözetimi altında yapılmaktadır. Hiçbir cemaat veya zümreye bu konuda ayrıcalık tanınmamıştır.
Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında 'Özel Yüksekokulları Kapatan Kanun'un yürürlüğe girmesiyle kapanmıştır. Bu kanun çıkartılırken ve Anayasa Mahkemesi'nin 625 Sayılı Özel Öğretim Kanunu'nun bazı maddeleri iptal edilirken hiçbir şekilde Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapatılması amaçlanmamıştır.
Yapılan düzenlemelerle, özel üniversitelerin açılmasına 'devlet denetiminde olma' şartı ile izin verilmiştir. Ancak, Patrikhane bu şartı kabule yanaşmadığı için, Heybeliada'daki okul açılamamıştır. Patriğin 'kendi din adamlarımızı eğitme hakkından mahrumuz' iddiası doğru değildir. Patriğin, sadece dini eğitim vermesi gereken bir kurumun, devletin denetimi altında faaliyet göstermesine rıza göstermemesinin nedenlerini anlamak güçtür. Bununla beraber patriğin ve kendisine bağlı 12 metropolitin T.C. vatandaşı olma şartlarının da (ki bu şartlar Lozan Antlaşması'nın ilgili maddeleri gereğidir) kaldırılması isteği gözönüne alınırsa; yani ikisi birarada değerlendirilirse durum açıklığa kavuşacaktır.
Sonuç:
1) Fener'deki Patrikhane,kendisine yasaklandığı halde siyasi faaliyetlerde bulunmaya devam etmektedir.
2) Patrikhane, siyasi faaliyetleriyle Türkiye'ye yönelik şer çemberinin içerisinde olduğunu kanıtlamıştır.
3) Patrikhane Türkiye'den çıkartılmalıdır.


Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

PONT0(U)S YALANI

PONT0(U)S YALANI

Yurdumuz üzerinde, başrolünü komşumuz Yunanistan?ın oynadığı oyunlardan yalnızca biridir Pontus. Bölgeye eski Yunanlıların verdiği ad olan ve deniz anlamına gelen pontus en geniş anlamıyla doğuda Kafkasya?dan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Sinop ötesine kadar olan bölgedir; Pontus Karadeniz?in ilk adı değildir, Karadeniz?in ilk adı eski İran yada İskit dilinde olması muhtemel Koyu karanlık anlamına gelen ?Ahşeana? dır (1). Buraya sömürmek ve ticaret için gelen Yunanlıların verdiği isim ise ?Pontus Eukseinos? tur ve ?Mutluluk Denizi? anlamına gelir (2) ki buda hırçınlığı, bölge halkına yaşattığı acılarla adı daha evvel Koyu Karanlık ?Ahşeana- olan ?Karadeniz? sonradan gelen Yunanlıları mutlu etmiş demektir.

Pontus Krallığı ise Yunanlılıkla hiç ilgisi olmayan Persli ?Mithridates? sülalesi tarafından M.Ö.298?de kurulmuştur, M.Ö.63?de ise Roma orduları tarafından yıkılmıştır. Pontus Yunanlıların ?Megalo İdea? larına araç olarak kullandıkları gibi hiçbir zaman Yunanlı olmamıştır. Yeri gelmişken değinmekte fayda olan bir konuda Yunanlı ve Rum tabirlerinin farkıdır; Yunanlı bilindiği üzere kendilerinin ?Hellen veya Helen? dedikleri diğer milletlerin ?Grek? dediği halktır, ordularının askerleri bazı komutanları ve valileri dışında Küçük Asya?da bu tarihe kadar bir Yunan topluluğu yaşamamıştır. Bu ordular ve valiler ise her zaman bu coğrafyada ölü veya diri, fakat kaçarken bulunmuşlardır. Rum tabiri ise Yunan halkıyla hiç ilgisi olmayan ileride işleyeceğimiz, büyük çoğunluğunu Turanlı kavimlerin oluşturduğu topluluğa İranlı ve Arapların verdiği addır.

Bölgeye ilk yerleşim M.Ö.2500?de Turani kökenli Sümerlere son veren Turanlı Guttiler (Kut?lar) dir. M.Ö.1900-700 yılları arasında yine Turani bir kavim olan Kimmerler bütün Anadolu?yu da içine alacak şekilde hakim oldu (3), bunları kısa süre sonra başta İskitler, Hurriler,Avarlar olmak üzere küçüklü büyüklü birçok Asya orijinli kavim izledi. Kuman, Peçenek, Hazar, Çepni, Oğuz... gibi boyların gelmesi bunlardan çok sonralarıdır. Greklerin bölgeye gelmesi ise M.Ö.4.-3. yüzyıllardır, onlardan önce Persler Anadolu?ya akın etmişlerdir, M.Ö.546 yılında Lidyalıları yenerek Adalar Denizine kadar bütün Anadolu?yu hakimiyetleri altına almışlardır. Doğu Anadolu?da yaşayan ?Hint-Avrupa dillerinden olmayan bir dil kullanan? (bu tabir ünlü ansiklopedi Larousse?un ?sondan eklemeli bir dil kullanan yani Ural-Altay dil ailesinden olan, bunun sonucu Turanlı bir kavim olduğu anlaşılan? anlamı çıkmasın diye ezilip büzülerek yaptığı bir tabirdir.) Urartulara da 600?lü yıllarda Persler son vermiştir.

Fransız Akademisi üyesi Lebeau şöyle diyordu: Mitridat Pont ülkesine geldiğinde bu bölgede oturan halk üç bölümdü; birincisi İranlılar ki birtakım tapınak kahinleriyle soylu kişilerden ibaretti, ikincisi Yunanlılar ki kıyı illerinin şehirlerinde oturuyorlardı, üçüncüsü Turanlılar ki çok eskiden beri burayı vatanları yapmış olan, bölgenin asıl yerli ahalisiydiler. Romalıların M.Ö.63?te Pontus?u yıkmasından önce pontus?un bayrağı dahi o zamanlardan beri Turanlıların sembolü olan ay-yıldızlı bayraktı (4).

Bölge halkı Roma hakimiyetine girmesinden sonra 300?lü yıllarda Hıristiyan olan Roma İmparatorluğunun ve daha sonra Doğu Roma?nın baskısıyla zorla Hıristiyanlaştırılmışlardır.

Pontus?un daha sonra kurulan ve Trabzon İmparatorluğu diye bilinen (1204 ? 1461) devletle bir ilgisi yoktur. Bu devletin asli unsuru olan Rumlar ise (dinlerinden ve dillerinden ötürü rum diye adlandırılanlar ve pek az bir kısmı Grek olan topluluk) 1828 Türk-Rus savaşında 3 günlük Rus işgaline fazlasıyla sevinerek kimliklerini açıkladıkları için 2000?den fazla aile bölgeyi terk etmiştir daha önemlisi 1924 mübadelesi ki bunda daha sonra bölgenin Yunanlaşması için Rusya ve Yunanistan?dan ?Kordos Komitesi? adlı bir Yunan örgütünün yardımıyla getirilen Yunanlılar ve eskiden kalan pek az Rum bölgeden ayrılmıştır. Bölgede mübadele sonrası Türk?ten gayrı ırki ve dini bir oluşum kalmamıştır.

Bölgenin Pontus?a dolayısıyla Yunan kültürüne bağlanmak istenen bazı kültürel özelliklerine gelince; bunlardan ilk akla geleni ve en çok kullanılanları müzik aletleridir ve kemençe ile tulum başta gelenlerdir, bu aletleri ele aldığımızda ise Türk Kültüründen ayırmak mümkün olmamaktadır. Orta Asya Türklerinde şaman baksıların kullandığı saza ?kopuz? da denir. Kopuz bugünkü Türk bağlamasının atasıdır. İçi boş bir teknesi ve uzun bir sapı vardır. Tel yerine kıl kullanılır ve ilk dönemlerde mızrapla değil ?yay?la çalınırdı. Kopuzun Anadolu da aldığı bir şekilde bugün Türk halk müziğinin temel sazlarından biri olan ?kabak kemanesi?dir (kemençe de denir) . Teknesi içi boş bir kabaktır ve iki karış sapı, burguları vardır. Tellidir ve yayla çalınır. Bugün Lazlara özgü bir saz olan kemençe de temel yapısı itibariyle bir ?kemane?dir. Sapı kısadır, teknesi uzun ve ağaçtır, tellidir ve yayla çalınır.
Bağlama ,kabak kemanesi ile çalınan ezgiler makam denilen ses dizgileri itibariyle , aynı seslerden oluşur. Karadeniz ezgilerinin de bütün bölgelerde olduğu gibi ?yerel? özellikleri vardır. Kısacası hem bağlamanın hem de kabak kemanesinin atası kopuzdur. Rosanyi? nin Dünya Tarihinde Türklük adlı eserinde verdiği bilgiye göre KEMENÇE Kuman Türklerinde erkek ismi olarakta kullanılmıştır (6) Kumanların Lazları da içine alan bölgenin etnik oluşumunda etkin bir unsur oldukları da bilinen bir gerçektir.

Önemli birer Türk sazı olan ve yine Pontus?a mal edilen ?tulum? ve ?çifte düdükle? ilgili araştırmalar bu sazların bölgenin etnik oluşumunda etkin olan Avar Türklerinin enstrümanları olduğunu göstermektedir.

Çok önemli olan bu bulguları, L.Rosanyi, Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar adlı eserinde söyle değerlendirmektedir.

? Bu eser muhaceret devrinden kalmış biricik musiki aletidir. Bu alet 1933 senesinde Szolnok vilayetinde ?şimdiye kadar yalnız kısmen kazılmış- bir mezarlıkta çıkmıştı. Bir Avar erkek iskeleti el kemikleri arasında bulunmuş, turna kemiğinden yapılmış bir çift-kaval vardır, ses deliklerinin sistemli sıralanışı (2-5) delik ve kemik işlenmesinin ince ve muayyen olması çok yükselmiş bir tekniği gösteriyor. Bu alet kendi cinsinin en mükemmel tipindedir ve her halde uzun bir tekamülün mahsulüdür. Benzerleri Kafkas ve Türkistan?da ve bilhassa İtil civarındaki halklarda bu gün de bulunuyor. Bu alet hakkında Arkeologia Hungaria serisinde müstakil bir cilt çıkaran Barth Çin ve Garbi Avrupa arasındaki sahalarda bulunan her çift-kaval tiplerini tetkik ederken şu neticeye varmıştır: İtil civarındaki numunelerinin Avar Zummara tipinden daha çok inkişaf etmiş oluşu bu kavalların yayılma merkezinin de takriben Ural-Altay arasındaki saha olması fikrini kuvvetlendiriyor. Bu surette bu alet müzik Folkloru?nun güzel bir tabakası gibi Ural-Altaylıların, yahut Pretürklerin en eski müşterek medeniyet mahsullerinden biridir.?

?Anadolu?nun bilhassa Trabzon ile Artvin vilayetleri çevresinde halen yaşayan ve halk arasında Tulum ismiyle anılan bu çalgı bile, çok eski bir Türk icadıdır. Ve bu Türk çalgısının icat tarihi milattan önceki yüzyıllara dahi uzanır. Buna en yakın canlı misal ise, Anadolu?daki tulum çalgılarında görülen çift-düdük şeklinin aynısına, 1933 yılında Macaristan?ın Szolnok vilayetinde Avar Türklerine ait olduğu tespit edilen bir mezarda meydana çıkarılmış olmasıdır? (7)

Bu husus üzerinde hassasiyetle duran sayın M. Ragıp Kösemihal Bey Avar gaydası yani tulum çalgısıyla ilgili olarak şu izahatta bulunmuştur.(8)
?Dolmabahçe Sarayı Müzesinin Avarlar bölmesinde asılı ve Macaristan kazılarında bulunan bir takım izlere göre restore edilerek çizilmiş Avar Gayda ve Düdüklerinin resimlerini gidip görmek herkes için mümkündür Avarların bir kolunun Trabzon taraflarına indiğini bildiğimiz için bu buluşların değeri büsbütün artıyor belki o göçlere kadar çıkıyor...?
?O restore edilmiş şekillere göre; Avar gaydasında tulumun bir tarafında ağıza gelecek üfleme düdüğü duruyor, tulumun alt tarafında müvazi surette yan yana bağlanmış iki tane düdük görülüyor ve her biri üstünde birer sıra parmak deliği bulunan bu çift-düdüğün son başlarına da iki düdük için müşterek, huni biçimli ve sesi büyültecek eğrice boynuz ağız takılı bulunuyor.?
?Bu şekil Artvin taraflarında hala kullanılan tulum düdüklerinin aynısıdır...?
Çift-düdük halen yine Türkistan?da yaşamakta olup şimdiki ?KOŞNEY? adını taşımaktadır. Artvin çevresinde bilhassa çobanlar tarafından bugün dahi, tulum haricinde de çift-düdük kullanılmaktadır. Kırgız Türklerinin kullandıkları çalgılar arasında tulumun mevcudiyeti de göze çarpar binaenaleyh, bir zamanlar Avarlardan bir kolun Trabzon?a kadar uzandığını ve Trabzon çevresinde bir çok Avar Ailelerinin yerleştiklerini göz önüne alacak olursak, bu müzik aletinin durumu daha iyi anlaşılmış olup, tulumun Avar?lar vasıtasıyla Anadolu'ya gelmiş olduğu kesinlik kazanır.
Esasında tulum kelimesi Türkçe?dir ve bütün Türk lehçelerinde bu kelime mevcut olup, ?içi çıkarılmış davar derisi, kırba? manalarına geldiği görülür. Kaşgarlı Mahmut da aynı anlama gelmek üzere Divan-ı Lugat it Türk?te ?tulum kelimesini kullanarak Türkçe olduğunu göstermiş ve hatta divanın bir yerinde ?TİM? kelimesine temas ederek ?şarap dolu tulum? anlamına geldiğini belirtmiştir. Bugün de Anadolu?da tulum ve tuluk peynirlerinin varlığından haberdarız. Bu hususlardan da anlaşılacağı gibi Yunanca?da görülen ve ?şişkinlik? manasına gelen TILIMOS-TULUM(OS) kelimesi dahi doğrudan doğruya Türkçe?den Yunanca?ya geçmiş bir kelimedir. Bu itibarla, Türk icadı olan tulum çalgısı Türkler vasıtasıyla Avrupa?ya kadar getirilmiş ve zamanla buradan da İskoçya?ya kadar uzanmıştır.

Görüldüğü üzere hem kemençenin hem de tulumun Yunan yada Pontus kültürüyle bir ilgileri yoktur, doğrudan Türk kültürünün unsurlarıdır.

Bir diğer unsur ise bölgenin geleneksel kıyafetidir. Karadeniz bölgesi erkek kıyafeti yine Greklilikle bir ilgisi olmayan Türk icadı ?pantolon? ile başlar ve bellerindeki Sarkaçlı Avar kemeriyle devam eder bu kemer örnekleri Macaristan?da da bulunmuştur.

Bölgede konuşulan dile gelince (dil ile sadece Rumca kastedilmiştir yoksa Karadeniz lehçesi Azeri lehçesiyle çok büyük benzerlik göstermektedir)Hıristiyan olan Türkler her zaman dini öğrendikleri dili benimsemişlerdir Ortodoks olan Bulgarların Slavca konuşması gibi hatta Anadolu?da dini terimler Farsça?dır abdest (ab-ı dest) gibi... Anadolu Türklerinin Farsça?yı benimsememesi ise bölgeye olan sürekli Türk akınlarından olmuştur. Karadeniz Bölgesinde Rumca konuşan ve hatta Pontus İsyanında rol alan Rumların soyadları ilginç birer örnektir; Pehlivanoğulları, Öküzoğulları, Hırçınoğulları, Şahinoğlu, Arslanoğlu, Kırbaşoğulları, Dumanoğulları, Karayamalı vb. ayrıca Türk adları taşıyorlardı:Şahin, Melik, Çakır, Duman vb. gibi... dikkati çeken bir diğer hususta Rumların oturduğu köy adlarının Türkçe oluşu idi: Sarıtarla, Çerdiğen, Endikpınar, Gölönü, Kırkharam, İncesu, Kızöldüren, Kozlucan vb... (9) Ayrıca Rum adlı olmaları da Rum oldukları anlamına gelmiyor bu konuda önemli örneklerden biri de Türk Ortodokslardan Papa Eftim?dir. Papa Eftim?in Türk Ortodoks Patrikanesinden alınan belgesel 511030 nolu nüfus hüvviyet cüzdanı sureti şöyledir: Soyadı: Erenerol, Adı: Papa Eftim, Babasının adı: Baraş Anasının Adı:Mariya Doğum Yeri: Akdağ Madeni Dini: Ortodoks vd... Bu örnekte görüldüğü gibi Papa Eftim?in Ana ve Baba adı Türkçe değil Rumcadır.

Yukarıda aktarılan bilgilere dayanarak Karadeniz (Pontus) hiçbir zaman Yunan haritasındaki coğrafi sınırlarda olmamıştır. Pontus bölgesi Kafkaslardan Kastamonu?ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafi bölgedir. Ve bu bölgenin insanlarının yaşadığı kültür, konuştuğu dil, genetik özellikleri tamamen Turanlı ve dolayısıyla Türk?tür. Fakat oynanmak istenen oyun her zaman ki gibi güçsüz, zayıf, sözü geçmeyen, kendine güveni olmayan bir Türkiye meydana getirmektir. Bunu ise ancak yiğit Türk Milletini parçalara bölerek başarabileceklerini tarihten ders alarak çıkarmışlardır. Ve bu amaçları uğruna Yunanlılar 176 dernek, vakıf, cemiyet, örgüt... kurmuşlardır. Belki de siz bu yazıyı okurken bir yenisi daha kuruluyordur.


Bu kuruluşlar şunlardır;
YUNANİSTAN'IN YUNANİSTAN İÇİNDE VE DÜNYADA KURDUĞU PONTUS DERNEKLERİ :
1. Kanada Pontus Federasyonu, 2. Philadelphia "Akrite" Pontuslular Birliği (ABD), 3. Avusturalya-Melbourne-Victoria PanPontus Komitesi, 4. Atina Geriye Gelen Yunan Soydaşlarını Karşılama ve Yerleştirme Kurumu (EIYAADE), 5. Atina Pontuslu Sanatçılar Kurumu, 6. Yunan Pontus Kurtuluş Birliği, 7. Arğonafte Komnini Pontus Derneği, 8. Hür Pontus için Vatan Pontus Kurtuluş Birliği, 9. Pontus-Tirebolulular Kardeşlik Derneği, 10. Yunan-Pontus Kurtuluş Birliği, 11. Kalithea "I Argo" Pontus Derneği, 12. Pontuslular Derneği, 13. Pontuslu Öğrenciler Derneği, 14. Kalamaria Kromneanlılar Kardeşlik Derneği, 15. PanHelenik Pontuslular Dernekleri Birliği, 16. Tüm Yunanistan Pontus Dernekleri Federasyonu (PEPİS), 17. Pontuslu Göçmenler için Milli Vakıf, 18. Pontus Birliği, 19. İyon-Yunan Cemiyeti, 20. Attiki-Melissia Pontuslular Birliği, 21. Attiki "Ta Surmena" Pontus Yunan Birliği, 22. Attiki-Menidion "O Evklidis" Pontuslular Derneği, 23. Ardessa-"I Ardessa" Kültür Derrneği, 24. Arama-Sitogralılar Kültür Derneği, 25. "Aetorahi Elassona" Pontus Kültür Derneği, 26. Ayios Theorodus Gavras Pontuslular Derneği, 27. Amindeos-Lakkia Pontuslular Derneği, 28. Almopia Karadeniz Klübü, 29. Almanya-Batı Berlin Pontus Dernekleri Federasyonu, 30. Almanya-Yunanlı Pontussular Dernekleri Federasyonu, 31. Berlin-Pontus Yunanlılar Derneği, 32. Batum-Pontus Yunanlılar Derneği, 33. Bremen-Pontus Yunanlılar Derneği, 34.Bitigheim-"Panaiya Sumela" Pontuslular Derneği, 35. Boston-"Panayia Sumela" Pontus Kolonisi, 36. Boston "Pontiaki Estia" Derneği, 37. Boston "I Matsuka" Kültür Derneği, 38. Dünya Pontuslular Derneği, 39. Drama-N. Sevastia Pontus Kültür Derneği, 40. Drama-"I Komnini" Pontuslular Derneği, 41. Drama-Lefkogio "Evksinos Pontus" Pontus Kültür Derneği, 42. Diavati "O Aleksandros İpsilantis" Pontuslular Derneği, 43. "Dimitrios İpsilantis" Nea Philadelphia ve Çevresi Pontus Derneği, 44. Dachau-Pontus Yunanlılar Derneği, 45. Düsseldorf-Pontus Yunanlılar Derneği, 46. Dortmund-Pontus Yunanlılar Derneği, 47. Epir-Küçük Asyalılar Kardeşlik Derneği, 48. Esessa "O Theorodos Gavras" Pontuslular Derneği, 49. Eski SSCB Pontuslular Federasyonu, 50. Etoloakarnania-Ayios Kanstandinos "D. Psathas" Pontuslular Derneği, 51. Eteloakarnania "Hamanes Patrides" Pontus Kültür Derneği, 52. Evros "Aleksios Komninos" Pontuslular Kültür Derneği, 53. F. Almanya Pontus Yunan Dernekleri Federasyonu, 54. Frankfurt Pontus Yunanlılar Derneği, 55. Florina Karadeniz Klübü-Gümülcine Özgür Pontus Vatanperver Teşkilatı, 56. Grevena Pontuslular ve Küçük Asyalılar Derneği, 57. Güney Yunanistan Pontus Dernekleri Federasyonu, 58. Grevena-Kivoto Pontus Kültür Derneği, 59. Hanya "Panaia Sumela" Pontus Derneği, 60. Haydari "Pontiaki Lira" Pontuslular Derneği, 61. Haydari Pontuslular Derneği, 62. Hamburg Pontus Yunanlılar Derneği, 63. Igumenitsa "Diyoyenis O Sinopepus" Pontuslular Derneği, 64. İskenderiye ve Çevresi Pontuslular Derneği, 65. Iliupolis "O Aleksandros İpsilantis" Pontuslular Derneği, 66. "İ Panayia Gumera" Pontuslular Kardeşlik Derneği, 67. İsviçre-Zürih Pontuslular Birliği, 68. İsveç-Lud Pontus Yunanlılar Derneği, 69. İpsilantis Pontus Derneği, 70. Kalamaria "Kromnean" Kardeşlik Derneği, 71. Kromneon Kalamarias Pontus Derneği, 72. Kalamaria Kırımlılar Kardeşliği, 73. Kavala-Pontuslu Öğrenciler Birliği, 74. Kavala-Pontuslular Klübü, 75. Kozanı-Ayios Dimitrios "Ayios Yanis Vazelon" Derneği, 76. Kozanı Karadeniz Klübü, 77. Korinos "Karadeniz" Pontuslular Derneği, 78. Koridallos "Karadeniz" Pontuslular Derneği, 79. Kastania "Amaranton" Pontus Kültür Derneği, 80. Katerini "Akritas" Pontus Kültür Derneği, 81. Kalithea "i Proodos" Pontuslular Derneği, 82. Kilkis "i Argonafte" Pontuslular Birliği, 83. Kastoria "Karadeniz" Klübü, 84. Köln Pontus Yunanlılar Derneği, 85. Florina-Karadeniz Klübü, 86. Lamia-Fithiotida Pontuslular Birliği, 87. Lutviegshaven Pontus Yunanlılar Derneği, 88. Makroporion Pontuslular Derneği, 89. Menemen Pontus Derneği, 90. Münih Pontus Yunanlıları Derneği, 91. Melbourne Pontus Ocağı, 92. Montreal "Karadeniz" Derneği, 93. Nea Hili "Karadeniz" Şileliler Derneği, 94. Nikea-Koridallos Pontuslular Birliği, 95. Nea İonia "i Zoodohos Piyi" Pontuslular Birliği, 96. Nestos-Hrisupolis Pontuslular Derneği, 97. Nausa Pontuslular "Karadeniz" Klübü, 98. Norfolk "Pontus" Birliği, 99. N. Philadelphia "İpsilantis" Pontuslular Derneği, 100. Nürnberg Pontus Yunanlılar Derneği, 101. New York "Komnini" Pontus Sendikası, 102. New York "Panaia Sumela" Derneği, 103. "O Pontos" Kesarialılar Kültür Derneği, 104. Orecastro Kültür-Spor Derneği, 105. Ohio-"Komnini" Pontus Klübü, 106. PanHelenik Pontus Dernekleri Birliği, 107. PanHelenik "Panaia Sumela" Kutsal Kurumu, 108. Ptolemadia Karadeniz Klübü, 109. Ptolemadia-Pontuslular Birliği, 110. Pieria Pontuslular Birliği, 111. Pieria-Trabzon "O İpsilantis" Pontus Kültür Derneği, 112. Patra "Faros" Pontuslular Derneği, 113. Pire Yunan Kültür Pontus Klübü, 114. Pire-Perama Pontuslular Derneği, 115. Pontian Brotherhood "Bontoxehiteas" of N.S.W. Limited, 116. Pontus ve Kıbrıs Rumları Dayanışma Derneği, 117. Prosotsani "O Pontos" Pontuslular Derneği, 118. Policastro "i Akrites" Pontuslular Derneği, 119. Pelli "İpsilante" Pontus Kültür Derneği, 120. Preveza-N. Sampsunta "i amisos" Kültür Derneği, 121. Pontus Etüdler Merkezi, 122. Russelsheim Pontus Yunanlılar Derneği, 123. Rodos "O Digenis" Pontuslular Derneği, 124. Selanik-PanHelenik Pontus Dernekleri Birliği, 125. Selanik "Panaia Sumela" Sendikası, 126. Selanik "Karadeniz" Klübü, 127. Selanik "i Anayanisi" PanHelenik Pontus Yaşlılar Evi, 128. Selanik İoniki Ocağı, 129. Selanik Pontuslular Feneri, 130. Selanik "Ayios Theorodos-Gavra" Pontus Derneği, 131. Selanik Pontus İncelemeleri Enstitüsü, 132. Selanik-Meseos "O Pontos" Kültür Derneği, 133. Selanik Bafralılar Derneği, 134. Selanik-"İ Eptakokomas Santa" Santalılar Derneği, 135. Selanik-Yorgios K, Fotiadis" Tiyatro Derneği, 136. Selanik-Eleftherio Kordelyo Karadenizliler Derneği, 137. Selanik Serbest Felsefe ve Sosyal Bilimler Merkezi, 138. Avgi Kültür Merkezi, 139. Selanik-Peristereota "Ayios Yorgios" Derneği, 140. Selanik- "Akrite Tu Pontu" Stavrupolis Pontuslular Derneği, 141. Selanik-Kirio Pontuslular Yardımlaşma Derneği, 142. Selanik-Evosmos "Panaia Kremasti" Pontuslular Derneği, 143. Selanik- Aristotelion Üniversitesi Pontuslu Öğrenciler Derneği, 144. Selanik Pontuslu Öğrenciler Birliği, 145. Selanik Batı Kesimi Pontus Derneği, 146. Selanik Pontus Araştırma Merkezi, 147. Selanik-O Neos Kafkasos Kültür Derneği, 148. Selanik-Stavrupolis Pontuslular Birliği, 149. Selanik Thermi "Panaia Sumela" Derneği, 150. Selanik Kuzey Yunanistan Sanatçılar Derneği, 151. Selanik Matsoukas Pontuslular Birliği, 152. Selanik Kalithea Pontus Kültür Derneği, 153. Selanik Panaroma Pontuslular Derneği, 154. Selanik Pontuslu Kadınlar Birliği, 155. Selanik Sikea Karadeniz Ocağı, 156. Selanik Triandria Pontuslular Derneği, 157. Selanik Küçük Asyalılar Klübü, 158. Selanik Yunanistan Pontus Gençler Birliği, 159. Selanik Kalamaryas Derneği, 160. Selanik Panaia Sumela Derneği, 161. Serez Karadenizliler Klübü, 162. Stocholm Karadeniz Pontus Derneği, 163. Sydney "Panaia Sumela" Panpontus Derneği, 164. Svebs-Gmud Pontus Yunanlılar Derneği, 165. Stuggart Pontus Yunanlıları Derneği, 166. Thiva "O Pontus" Karadeniz Klübü, 167. Tiflis Pontuslu Helenler Derneği, 168. Toronto "panaia Sumela" Derneği, 169. Thrilorion Pontuslular Kültür Birliği, 170. Veria Karadeniz Klübü, 171. Whittlesld "Panaia Sumela" Kardeşlik Derneği, 172. Wuppertal ve Çevresi Pantos Kardeşlik Derneği, 173. Wiesbaden Pontus Yunanlılar Derneği, 174. Yannitsa Pontuslular Derneği, 175. Yannitsa Kria Vrisi "Aleksandros İpsilantis" Pontus Kültür Derneği, 176. İskeçe Pontuslular Derneği.
1) Mahmut GOLOĞLU, Anadolu?nun Milli Devlet Pontus, 1973.
2) Ömer ASAN, Pontus Kültürü, 1996 Belge yayınları.
3) Taner TARHAN, Eski Çağda Kimmerler Problemi, 8. Türk Tarih Kongresi, Cilt I.
4) M. GOLOĞLU, a.g.e.
5) 5) A. Tayyar ÖNDER, Türkiye?nin Etnik Yapısı, 2002, Pozitif yayınları.
6) L. ROSANYİ, Tarihte Türklük.
7) Hilmi GÖKTÜRK, Anadolu?nun Dağında Ovasında Türk Mührü.
8) H. GÖKTÜRK ,a.g.e.
9) Mesut ÇAPA, Pontus Meselesi


NOT: Alıntıdır.
Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™